Geçtiğimiz Pazar günü Eskişehir, sadece bir futbol maçı oynamadı… Bir şehrin nasıl ayağa kalktığını, nasıl kenetlendiğini, nasıl inandığını tüm Türkiye’ye gösterdi. Kırmadan, dökmeden… Yıpratmadan, kirletmeden… Sadece dayanışmayla, sadece inançla… 35 bin kişinin aynı anda aynı duyguda buluştuğu o tribünler, belki de dünyanın en güçlü korolarından birine dönüştü. Ama bu sadece bir tezahürat değildi… Bu, bir duruştu. Bir mesajdı. “Biz buradayız” demenin en net haliydi.
Ve açık konuşalım… Bu bir final hikâyesi değil. Bu; vazgeçmeyenlerin, her türlü haksızlığa rağmen yolundan dönmeyenlerin, zor şartlar altında bile dimdik ayakta kalabilenlerin hikâyesidir. Bu hikâyede kolay kazanılmış hiçbir zafer yoktur. Bu hikâyede “tesadüf” yoktur. Bu hikâyede sadece mücadele vardır.
Burası Türkiye 3. Lig’i olabilir… Ama sahnelenen futbol, ortaya konan karakter, verilen mesaj; birçok Süper Lig takımının çok ötesindedir. Bugün kendini “büyük” zanneden ama Türk futbolunun ruhunu törpüleyen yapılara inat; Eskişehir’de bambaşka bir şey yeşeriyor. Daha temiz… Daha samimi… Daha güçlü… Ve en önemlisi: Daha gerçek.
Şampiyonluk yolu belki play-of’tan geçecek… Ama o sahada lideri nasıl ezerek yenebileceğimizi herkes gördü. Çünkü bu takım sadece skor almıyor; oyun oynuyor, karakter koyuyor, kimlik gösteriyor. Daha bir hafta önce deplasman yollarında yaşananlar ortada… Kadın, çocuk demeden biber gazına maruz kalan bir camia… Önü kesilmek istenen, yıldırılmak istenen bir topluluk… Ama ne oldu? Ne saha içinde kontrolden çıktılar… Ne saha dışında çizgilerini kaybettiler… İşte Eskişehirspor farkı tam da burada ortaya çıktı. Baskı altında ezilmeyen, aksine güçlenen bir karakter… Çünkü bu kulübün mayasında bu var. Eskişehirspor’un tarihi; kolay zaferlerin değil, zorlu mücadelelerin tarihidir. Hiçbir başarı “ikram” edilmemiştir. Her kazanımın arkasında alın teri, inat ve büyük bir inanç vardır.
Konya’da kazanılanlar… Ankara’da yazılan hikâyeler… İstanbul İnönü’de yaşanan o unutulmaz geceler… Hepsi hafızamızda. Antalya’da yaşanan o talihsiz kırılma da öyle… Ama biz o günü bir son değil, bir ders olarak cebimize koyduk. Şimdi yine uzun ve ince bir yoldayız… Önümüzde iki kritik hafta… Ardından dört maçlık bir eşik… Ve sonunda bir final… Ama bu yol öyle gelişigüzel yürünecek bir yol değil. Bu yol, “kuyumcu hassasiyeti” ister. Hata kaldırmaz… Rehavet kabul etmez… En küçük bir dağınıklığı bile affetmez… Çünkü artık mesele sadece futbol değil. Mesele, bir şehrin yeniden ayağa kalkma iradesidir. Bu takım haftalardır gol yemiyor… Her maçta ortalama dört gol atıyor…
Ama asıl farkı, oynadığı oyundan aldığı ve verdiği keyif… Bu takım sahada sadece kazanmıyor… Aynı zamanda umut yayıyor. Şimdi yapılması gereken çok açık: Bu takıma inanmam, sahip çıkmak… Ve en önemlisi, içeriden gelebilecek en küçük çatlak sese bile izin vermemek… Çünkü büyük hikâyeler dışarıdan gelen engellerle değil, içeride oluşan kırılmalarla kaybedilir.
Evet… Spor ile siyasetin iç içe geçmesine karşıyız. Ama söz konusu Eskişehirspor ise, bu saatten sonra seçilmişlerin de sorumluluk alma zamanı gelmiştir. Saha içinde bu kadar büyük bir mücadele verilirken, saha dışında yalnız bırakılmamalıdır. Bu şehir, bu kulüp, bu hikâye; güçlü bir sahiplenmeyi hak ediyor. Kimse mucize aramasın… Çünkü Eskişehir zaten mucizenin kendisidir. Ve herkes şunu iyi bilsin: Eskişehirspor’un önüne engel koymaya kimsenin gücü yetmez… Yeter ki biz, birbirimize engel olmayalım.