Herkes siyasetin son başyapıtı olan “Mutlak Butlan” tartışmasına odaklanmışken, asıl planın tıkır tıkır işlediğinin farkında mısınız? Hemen soracaksınız: “Hangi plan?”
Eskişehir’den söz ediyorum. Havasına, suyuna, toprağına kurban olduğum Eskişehir’den... Geçtiğimiz günlerde Dünya Çevre Günü dolayısıyla bir dizi etkinlik düzenlendi. Belediyeler, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü, çevre kuruluşları peş peşe açıklamalar yaptı. Ortak mesaj ise şuydu: “Toprağıma, havama, suyuma sahip çıkıyorum.”
Bu açıklamaları görünce kendi kendime sordum: “Nasıl yani?” Acaba Eskişehir’in en verimli tarım arazilerinin bulunduğu Sakarya Vadisi üzerine kurulmak istenen ve adım adım ilerletilen altın madeni projesinden vaz mı geçiliyor? Yok canım... Öyle bir şey yok. Peki, mahkeme kararıyla durdurulan ve Alpu Ovası’nın kaderini doğrudan etkileyecek kömür madeni işletmesi planından mı vazgeçildi? O da değil.
Geçtiğimiz pazar günü Ankara’ya giderken Kaymaz civarında etrafa dikkatlice baktım. Siz hiç bakıyor musunuz? Hani şu meşhur altın madeni işletmesinin bulunduğu bölge... Yemyeşil olmasını beklediğim o geniş ovaya baktığımda içime bir kasvet çöktü.
Elbette ülkemizin yer altı ve yer üstü zenginliklerinin değerlendirilmesi gerekir. Bu vatanın her santimetrekaresinin altında ve üstünde bulunan her değer, bu milletin ve bu şehrin insanlarının hakkıdır. Buna itiraz edilmez. Ancak mesele tam da burada başlıyor. Bu gerçek, vahşi madenciliğe göz yummayı da beraberinde mi getirmeli? İtiraz edilen nokta budur. Bu toprakların altındaki de üstündeki de hepimizin ortak mirasıdır. Söz konusu çevre olduğunda “Cennet vatan”, “Yeşil vatan” diye avazımız çıktığı kadar bağırıyoruz. Fakat iş toprağa, havaya ve suya sahip çıkmaya geldiğinde nedense ayaklarımız geri geri gidiyor.
“Nefes: Vatan Sağ Olsun” filminin o unutulmaz repliğini hatırlıyor musunuz? Komutan nöbetçiye şöyle sesleniyordu: “Uyursan ölürsün, uyursan hepimiz ölürüz!” Uyursak ölürüz, unutursak hepimiz ölürüz hatırlatması yapayım.
Kimileri bu sözü hamaset olarak değerlendirebilir. Peki, gerçekten öyle mi? Belki kulağa bir slogan gibi geliyor. Belki bazıları bunu “vatan-bayrak” edebiyatı olarak görüyor. Ancak hayatın içinde karşılığı olan gerçekler vardır. Ve o gerçekler günü geldiğinde suratımıza sert bir tokat gibi iner. Bugün de durum farklı değil. Sadece “Sıfır Atık” mottosunu tekrarlayarak havamızı, suyumuzu ve toprağımızı nasıl koruyacağız? Birkaç gün önce dijital mecralarda gezinirken Avrupa’nın plastik atıklarının Türkiye’ye gönderildiğine ilişkin haberlerle karşılaştım. İçim burkuldu. Çünkü çevreyi korumak; birkaç afiş, birkaç slogan ve birkaç tören konuşmasından çok daha fazlasını gerektiriyor. Sadece vitrini süsleyen çevreci söylemlerle havamızı, suyumuzu ve toprağımızı koruyamayız. Asıl can yakan da bu gerçek.
Gördüğüm kadarıyla plan tıkır tıkır işliyor. Biz ise hâlâ kendimizi “çevreci” ilan edip bununla avunuyoruz. Birileri “Cambaza bak!” derken, gündemimiz sürekli yeni tartışmalarla meşgul ediliyor. Bugün “Mutlak Butlan”, yarın başka bir başlık... Hamaset dolu nutuklarla ağzımıza bir parmak bal çalınırken, arka planda işleyen planın nerelere ulaştığını göremiyoruz bile.
Belki de asıl tehlike budur.