Günlük hayatın koşuşturması içinde en çok neyi unutuyoruz? Bu sorunun cevabını vermek aslında o kadar da zor değil… Sanki hiç ölmeyecekmişiz gibi yaşamayı… Oysa gerçek çok yalın: Ölüm var…

Hepimiz çoğu zaman, sanki bu dünyada sonsuza kadar kalacakmışız gibi planlar yapıyor, çalışıyor, koşturuyoruz. Peki, gerçekten dünyanın işi yarım kalır mı? Ya da bugüne kadar bir insanın ardından hayatın durduğu görülmüş müdür? Hayır… Hiç kimsenin işi yarım kalmaz. Hiç kimsenin bıraktığı boşluk uzun süre boş kalmaz. Çünkü hayat boşluk kabul etmez. Çok sevdiğim bir söz vardır: "İşler yetişir, panik yapmayalım." Ama biz ne yapıyoruz? Önce kendimizi tüketiyoruz. Sonra da en çok sevdiklerimizi ihmal ediyoruz. Sonra bir gün dönüp arkamıza baktığımızda dilimizden dökülen tek kelime oluyor: "Keşke…" Hayatımızda o kadar çok "keşke" birikiyor ki… Oysa bunların sayısını azaltmanın tek yolu, sevdiklerimize daha fazla zaman ayırmak, onları hayattayken kıymetli hissettirmek.

Dün sabah gazeteye geldiğimde içimde tarif edemediğim bir sıkıntı vardı. Önce havaya bağladım, sonra yorgunluğa… Genç arkadaşımız İlksen Akkan'a, "Havalar ne tuhaf değil mi? İnsanın içini daraltıyor. Acayip bir hava var…" dedim. O da başını sallayarak ve sözlü olarak beni onayladı. İçimdeki o sıkıntı bir türlü geçmedi. Derken Akif kapıdan içeri girdi. Belki de ilk kez, halimi hatırımı sordu. Nasıl hissettiğimi merak etti. Ardından hiç beklemediğim o cümleyi kurdu: "Çok mu üzüldün ağabey, Ayhan Hoca'nın ölümüne?" O an başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Şaşkınlık içinde sadece, "Hangi Ayhan Hoca?" diyebildim. "Bizim Ayhan Taşçı…" İşte o anda zaman durdu. Önce inanmak istemedim. Defalarca sordum. Sonra gerçeği öğrendim… Gece geçirdiği kalp krizi sonucu, tüm müdahalelere rağmen kurtarılamamıştı. Bir kez daha hatırladık ki; "İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn." Yani; "Şüphesiz biz Allah'a aidiz ve sonunda yine O'na döneceğiz." Aslında hepimiz bunu biliyoruz. Ama ne yazık ki çok azımız bunu gerçekten idrak ediyor. İşte bu yüzden bazen gönüller kırıyoruz. İnsanların onurunu incitiyoruz. Üç günlük dünya için hırslarımızı, öfkelerimizi ve küçük hesaplarımızı büyütüyor; kırılmaması gereken kalpleri kırıyor, söylenmemesi gereken sözleri söylüyoruz. Oysa geriye dönüp baktığımızda bunların hiçbirinin bir anlamı kalmıyor. Ne güzel söylemiş şair: "Olmasın son günümde çelengim, top arabam… Alsın götürsün beni inanmış tam dört adam."

Gerçekten… Bu dünyadan ne götüreceğiz? Güzel bir isim bırakabildiysek… Arkamızdan hayırla anılacak birkaç hatıra… İnsanların gönlünde yer eden birkaç iyilik… Ve ahiret için biriktirdiğimiz güzel ameller… Bunların dışında topladığımız servetlerin, sahip olduğumuz makamların, oturduğumuz koltukların bize ne faydası olacak? Üstelik geride bıraktığımız malın mülkün başında yarın kimlerin kavga edeceğini de bilemeyeceğiz. Ne ceylan derisi koltuklar… Ne villalar… Ne saraylar… Ne bankalardaki deste deste paralar… Ne de yastık altına saklanan altınlar…

Hiçbiri bizimle gelmeyecek. "Bırakın başkaları söylesin" demeyeceğim. Ben sadece şunu söyleyeceğim: Bu dünyada sevdiklerimizle doyasıya vakit geçirebildik mi? Bize güvenen insanların güvenini boşa çıkarmadık mı? Kimsenin hakkına girmeden yaşayabildik mi? Kimsenin malına, mülküne, makamına, koltuğuna göz dikmeden ömrümüzü tamamlayabildik mi?

Ve en önemlisi… Kendimiz için istediğimiz iyiliği başkaları için de isteyebildik mi? Eğer bunları yapabildiysek, gerisi gerçekten teferruattır. Çünkü bazen insan, sözün bittiği yeri değil; hayatın nerede biteceğini de bilemiyor…