Türkiye tarihi bir seçime gidiyor. Sandık vatandaşın önüne gelecek ve son kararı millet verecek. Seçime tarihi bir misyon yüklenmesi ne kadar doğru diyeceksiniz de, bu seçime misyon yüklememek yanlış olur. Birincisi Cumhuriyetin ikinci yüzyılına sandıktan çıkan sonuçlar damgasını vuracak. İkincisi de çok partili siyasi hayata geçişin yıldönümü kabul edilen 14 Mayıs 1950 seçimlerine yapılan atıf…

Her ne ise seçim sonuçları ne olur onu bilmesek de seçimle ilgili kampanyalar döneminde kullanılan dil asıl dikkat çekmek istediğimiz. Siyasi söylemler o kadar sertleşti ki insan haberleri izleyince “Allah sonumuzu hayretsin” demekten başka bir şey gelmiyor elinden. Nitekim sert söylemler münferit de olsa istenmeyen sonuçlar doğurabiliyor.

Bir kere hangi siyasi partiye gönül vermiş olursa olsun vatandaşlarımızın birlik, barış ve dayanışma içerisinde kucaklaşmasının önüne duvarlar örmek vicdani ve tarihi bir sorumluluğu da beraberinde getirir. Seçimlere hangi tarihi misyonu yüklersek yükleyelim sonuçta hepimizin aynı milletin birer parçası olduğumuzu unutmadan sorumluluk içerisinde hareket etmek zorunda olduğumuzu hatırlatmakta fayda var.

Seçimler gelir geçer, daha önce de pek çok kez seçimler yapıldı. Seçimler bittikten sonra herkesin çıkacak sonuçlara rıza göstermesinden başka çıkar yol yok. Unutmayalım ki Türkiye bütün dünyanın gönül coğrafyasının kalbidir. Bizim ne gidecek başka bir ülkemiz, ne de sığınacak başka bir limanımız, ne de gölgesinde başımız dik hürriyet içinde yaşayabileceğimiz şanlı bir bayrak yok.

Yeri gelmişken bayramda bizzat yaşadığım bir olayı nakledeyim. Bayramın üçüncü günüydü. Belediye otobüsü ile çarşıya inerken karşıma bir genç oturdu. Tipinden, aksanından sığınmacı olduğu çok net anlaşılabiliyordu. Genç, bir süre sonra cep telefonu ile konuşmaya başladı. Konuştuğu dili pek anlamadığımı belirteyim. Sonradan anlıyorum ki Darice Peştuca dilini konuşuyormuş.

Otobüste benim dışımda birkaç kişinin daha dikkatini çekmiş olmalı ki gözler gencin üzerine döndü. Neyse kimse ağzını açıp bir şey demedi elbette. Otobüs Alanönü’ne kadar geldiğinde genç bana dönüp; “Otobüs Atatürk Lisesi’nin önünden geçer mi?” Ben cevap verdim, “Geçer!” Sonra gence sordum; “memleket neresi?” Genç memleketinin Afganistan olduğunu söyledi. Sonra ona “Biz Afganistan’a gitsek böyle rahat dolaşabilir miyiz?” diye sordum. Genç, önce güldü sonra, “Yok siz orada yapamazsınız. Orada iş yok, para kazanacak bir şey yok. Biz mecburen göç ettik” diye konuştu. Biraz daha sohbet ettik kendisiyle, çobanlık yaparak geçindiğini, kazandığı parayı dövize çevirip memleketine gönderdiğini de anlattı…

Özetle her bir hikayede ; “Başka Türkiye yok” diye bir sonuca varmak mümkün. O halde hangi siyasi görüşten, partiden, hangi liderden yana olursanız olun hep birlikte bu ülkenin, devletin, bayrağın gölgesinden başka gölgede bize hayat hakkı olmadığını bilerek davranmalıyız. Başta siyasi liderlerin mümkün olduğunca tansiyonu düşürücü değerlendirmeler yapması gerektiğini hatırlatalım. Bu ülkenin her bir ferdi bizim için kıymetlidir, değerlidir. Tek bir vatandaşımızı bile herhangi bir koltuk, mevki makam hırsına kurban veremeyiz. Korku iklimi üzerinden iktidar devşirmek kimseye bir şey kazandırmaz. Unutmamamız gereken gerçek, “savaşa değil, sadece seçime gidiyoruz!”

Liderlerin dilinin kurşun gibi ağırlığına vatandaşın olgunlukla yaklaşımı sayesinde bugüne kadar geldik. Umarım bundan sonra bu olgunluğa liderlerde katkı yapar!...