Türkiye tarihi bir seçim yaptı. Kıran kırana ve nefes kesen yarışta foto finiş bile yeterli olmadı ve seçimin kesin olmayan resmi sonuçlara göre ikinci tura kaldığını gördük.
22 yıllık siyası iktidar tüm yıpranmışlığına ve yorgunluğuna rağmen parlamento çoğunluğunu elde etti. Meydanlardaki ağır dil, bel altı siyasi mücadele ve daha da ötesi oluşturulan gerginlik seçimin sonucuna etki etti. İktidar kanadının stratejisi özellikle Cumhurbaşkanlığı yarışını ikinci tura taşıyarak meclis aritmetiğini dikkatlerden kaçırmaktı ve bu strateji tuttu. Şimdi Cumhur İttifakı Meclis çoğunluğunu elde ederek Cumhurbaşkanlığı seçiminde ikinci tur için avantaj sağladı. Altılı Masa İttifakı tüm konsantrasyonunu Cumhurbaşkanlığı seçimine yoğunlaştırınca “Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan da” oldular.
Açık ifade etmek gerekirse Cumhurbaşkanlığı seçiminde Cumhur İttifakı ikinci tura avantajlı şekilde gidecek. Eğer Cumhurbaşkanlığı seçiminde muhalefetin istediği olursa Türkiye yeni bir seçime gitmek zorunda kalabilir.
Benim asıl dikkat çekmek istediğim bir başka konu var. Türkiye sürekli sistem tartışmaları içerisinde demokrasisini bir adım ile taşıyamamanın sancılarını çekiyor. 27 Mayıs 1960 darbesinin ardından kabul edilen seçim yasanının sonuçları itibariyle ülkeyi sürekli koalisyonlara mahkum hale getirmesi ve ülkede ortalama hükümet ömrünün 1.5 yılda kalması gelişmenin önündeki engellerin başında geliyordu. 12 Eylül darbesinin gerekçelerinden biri haline gelen kaosun aşılabilmesi için seçim kanunun da yüzde 10’luk barajın getirilmesi de hükümet etme süresinde değişim için yeterli olmadı. Bu defa da hızlı karar verme ve uygulamaya geçme konusunda bizi bir adım öteye taşıyacağı teziyle önümüze konulan Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin de kısa sürede defoları ortaya çıktı. Daha önce seçimden sonra yapılan pazarlıklar, bu defa seçim öncesinde zorunlu hale geldi. Yani bir türlü sistem arızalarından arınma, siyaseti şeffaflaştırma, demokrasiyi geliştirme adımlarını atamadık. Bize zaman kazandırması beklenen yeni sisteminde zaman kaybının önüne geçemediğini önceki gün gerçekleştirdiğimiz seçimde bir kez daha gördük. Yani birileri belki kazandı ama yine Türkiye önemli kayıplar yaşadı. 15 günlük süre hükümet etme ve ekonominin yönetilmesi anlamında Türkiye için ciddi kayıptır. Bunu niye yapamıyoruz? Çünkü uzlaşma, konuşup anlaşma, ülke için ortak karar alabilme, siyasi gömleklerimizi çıkarıp bir yuvarlak masa etrafında buluşabilme yetilerimizi kaybettik. Ne yazık ki son seçim sonuçları da gösteriyor ki Türkiye toplumsal ayrışma konusunda büyük bir yarılma yaşamaktadır. Birlik ve bütünlüğümüz açısından büyük riskler oluşturan ortaya çıkan tablonun sorumlusu siyaset dilini fütursuzca kullanan ve bunu tabanında kullanmasında sakınca görmeyen zihniyettir. Bu eleştirim kesinlikle tek taraflı değildir. Halbuki bizim gibi gelişmekte olan ülkelerin birincil ve vazgeçilmez gerçeği ortak aklın gerektirdiği pozitif yaklaşımlardır. Gerçeklikten, şeffaflıktan uzak ne demokrasimizi geliştirebiliriz, nede geleceğimiz için sağlam ve sağlıklı bir vizyon ortaya koyabiliriz: koyduğumuz hedefler sadece kağıt parçalarında basit birer öneri olarak kalır.
Yaşadığımız coğrafyanın bize dayattığı faturaları öderken daha az bedeller ödeyebilmemiz için ne etnisite, ne teolojik ayrışmaya dayanmayan tarihsel ve kültürel birikimlerimizin ortaya çıkarılması anlamında her birimizin bir diğerine destek olması gereken dönemden geçiyoruz.
Bu sebeple ikinci tura kalan seçimlerin de kazasız tamamlanması için başta siyasiler olmak üzere, toplum önderlerinin sükunetine ihtiyacımız var. Sonuçları birde bu taraftan okumakta yarar olduğunu düşünüyorum..