Önceleri sohbetlerde sıklıkla duyduğum bir “tavuk hikâyesi” vardı. Bazıları vermek istediği mesajı kuvvetlendirmek için bu metafora başvururdu. Kimi taraf Stalin’e, kimi tarafsa Hitler’e atfeder ama hikâye hep aynı ibretlik sonla biterdi.

Güya lider, çevresindekilere, kitleleri nasıl yönetebileceğini göstermek için bir tavuğun tüylerini acımasızca yolup onu çaresiz bırakır; ardından yere birkaç yem tanesi atar. Tavuk, az önce canını yakan kişiye geri döner, kırıntılara minnet duyar, ayaklarının dibinden ayrılmaz…

Hikâyenin tarihsel bir kaydı yok. Doğrulanmış bir olay değil. Daha çok otoriterliğin mantığını, bağımlılık ilişkisini ve iktidarların psikolojisini anlatan politik bir metafor olarak kabul edilir.

Peki bu hikayeyi niye anlattım… Bugünün siyasetine kısa bir göz atalım.

Günümüzde bazı aktörlerin, kendilerine en ağır sözleri söyleyen, en sert ithamlarda bulunan, hatta yer yer itibarsızlaştırmaya çalışan kişilere bir süre sonra yakın durma çabası içine girdiğini görüyoruz.

Çoğu zaman “birlik, beraberlik, dayanışma” gerekçeleriyle açıklanıyor bu tavırlar.

Bir dönem aşağılanmaya ve itibarsızlaştırılmaya çalışılan, yok sayılan ya da düşmanlaştırılan bir figür, bir bakıyorsunuz kendisini aşağılayan, itibarsızlaştırmaya çalışan aktörlerin yanında duruveriyor.

Peki bu tavrın günümüz siyasetinin “kaçak ve adil olmayan dövüşlerinde” seçmene de ‘normal’miş gibi sunmaya çalışmak hangi amaca hizmet ediyor?

Elbette, siyasetin doğası gereği ittifaklar değişir, pozisyonlar dönüşür, köprüler bazen yakılır bazen yeniden kurulur. Bu ilişkiler bir siyasetçi ile kuruluyorsa bir nebze anlaşılabilir…

Diplomasi süreçlerinde bu durumu (ben kendi adıma her ne kadar ağır olduğunu düşünsem de) ‘ikiyüzlülük” olarak değerlendirenlere sıklıkla rastlarısınız. Kendilerince haklılık payları da vardır…

Ancak dün “karalamak” için harcanan sözleri, bugün “yokmuş gibi” davranarak geçiştirmek yalnızca kişileri değil, siyaset kurumunu da itibarsızlaştırır. Bu anlayış bir noktadan sonra seçmeni de yok sayar…

Bu meşhur tavuk metaforu…

İnsanların onuruyla, hafızasıyla, duruşuyla değil; korkuları ve ihtiyaçlarıyla ilişki kuran bir siyaset tarzının, acıyı unutturup önüne atılanı lütuf saymasnı anlatır.

Belki hikâye gerçek değil. Belki Stalin ya da Hitler tavuk yolmadı, birkaç darı tanesine kandırmadı. Kanlı diktatörler böyle bir ders vermedi…

Ama zaten mesele de bu değil.

Seni inciten, kıran, idealini, duruşunu, davanı küçük görenden, deyim yerindeyse “imkanı olsa seni bir kaşık suda boğacak” kişiden minnet beklemek zayıflıktır, gücünün farkında olmamaktır…

Bu benzetmede tavuk bazen bir birey, bazen bir siyasi aktör, bazen de koskoca bir toplum olabiliyor.

Çaresizlik içinde tüyleri yolunmuş tavuğun, gelecekte başına neler geleceğini, tüyleri yolanın kendisine daha neler yapabileceğini yine kendi tavır ve seçimleri belirleyecek…