Akşam saatleri…
Dışarıda yağmur yağıyor.
Ben evi topluyorum.
Telefonum şarjda.
Çalıyor.

Kim acaba” diye düşünüyorum.
Ekrana bakıyorum.

Yılmaz Büyükerşen” yazıyor.

Bir an duruyorum.
Kalbim gerçekten çarpıyor.
Yanlış mı görüyorum diye tekrar bakıyorum.
Yok.

Gerçekten o.

Bu ara her sabah güne bir soruyla başlıyorum:
“Bugünün hediyeleri nelerdir?”

Hayata böyle sormayı seviyorum.
Beklentiyle değil, merakla.
Israrla değil, teslimiyetle.

Sanırım o günün hediyesi buydu.

Telefonu açıyorum.
Sesi her zamanki gibi sakin, ölçülü, nazik…
Köşe yazılarımdan bahsediyor.

Heyecanlanıyorum.
Çünkü bir yazar için en kıymetli şey okunmak değil, hissedilmektir.
Geçiştirilmek değil, anlaşılmaktır.

Yaklaşık 15 dakikalık bir görüşme…
Samimi…
İçten…
Bir öğretmen gibi…

Mütevazı.

Sanki yıllardır tanıdığı bir öğrencisine geri bildirim veriyor.
Ne yukarıdan, ne mesafeli.
Tam olması gerektiği gibi.

Diyor ki:
“Senin yazılarını okuduğumda huzur doluyorum. Bir gitarın telleri gibi bir uyum içinde…”

O cümle kalbime yerleşiyor.

Bir gitarın telleri…
Uyum…

Ahenk…

Yazarken hep şuna inanırım.
Kelimeler bağırmamalı.
Kelimeler yarışmamalı.
Kelimeler bütünleşmeli…

Belki de o yüzden o benzetme beni bu kadar etkiledi.
Demek ki içimde kurduğum o his karşı tarafa da geçiyor.

Hep derim ya, yazarken yaşıyorum.

Bir düşünsenize…
Yıllarca öğrenciler yetiştirmiş, sanata, kültüre, şehirlere dokunmuş bir isim…
Ve size diyor ki:

Yazılarında huzur var.”

Bu bir iltifat değil sadece.
Bu bir sorumluluk.

Çünkü artık daha dikkatli yazmak istersiniz.
Daha özenli.
Daha dürüst.

Telefon kapandıktan sonra bir süre öylece kaldım.
Yağmur hâlâ yağıyordu.
Ev yine toplanacaktı.
Hayat yine sıradan akışında devam edecekti.

Bazen hayat büyük sürprizleri alkışlarla vermez.
Bir telefon sesiyle verir.
Sıradan bir akşamın içine saklar.
Hazır mısın diye bakar.

O gün şunu bir kez daha anladım…
İnsan niyetini temiz tuttuğunda, emeğini sessizce verdiğinde, karşılığını beklemeden yazdığında…
Evren mutlaka bir yerden “görüldün” der.

Ve bazen o ses beklemediğin bir isimden gelir.

O gece yatağa giderken şunu düşündüm…
Belki de hayatın en güzel hediyeleri biz evi toplarken gelir.

BİR ÖNEMLİ TELEFON DAHA…

Gece yatıyordum.
Işıkları kapatmışım.
Telefon elimde…

Bir ara fark ettim…
Bu sıralar CHP’yi pek yazmamışım.

Bu sıra derken, bir hafta falan ancak olmuştur tabi…

Dur” dedim kendi kendime…
“Bir yoklama çekelim.”

Ve bir tweet attım.
Hakan Altun’un o meşhur şarkısını iliştirdim:

Telefonun başında çaresiz bekliyorum…
Bekliyorum ama çalmayacak biliyorum…”

Tam dramatik bir final yapmışım kafamda.
Siyasetle hafif sitemli, hafif ironik bir gece kapanışı.

Aradan biraz zaman geçti.

Telefonum çaldı.

Kayıtlı olmayan bir numara.

Şimdi beni tanıyan bilir…
Benim başım beladan pek kurtulmaz.
Gecenin bir vakti bilinmeyen numara arıyorsa, insan ister istemez…
“Hayırdır inşallah…” diyor.

Açtım.

Telefondan bir kadın sesi yükseldi:
“Merhaba Özge Hanım, ben Nergis Dökmeci.”

Bir an beynim farklı senaryolara koştu.
Derken arka plandan tanıdık bir ses geldi.
Sivrihisar Belediye Başkanı
Habil Dökmeci.

Aaa merhaba, nasılsınız?” diyebildim ancak.

Gülerek şöyle dediler:
“Tweetinizi okuduk. Telefonun başında çaresiz bekliyormuşsunuz…
İki CHP’li olarak bari biz arayalım dedik.”

CHP’nin köklü iki çınarı neticede arayanlar…

Çok mutlu oldum.

İşte o an…

Siyasetin bütün ağır cümleleri dağıldı.
Geriye sadece samimiyet kaldı.

Telefonda epey gülüştük.
Gece yarısı siyaset değil, samimiyet konuşuldu.
Sitem değil, tebessüm vardı.

Önce Yılmaz Büyükerşen
Ardından Habil Bey ve eşi…

Evren o gün bana iki güzel hediye verdi.

Biri ustalıktan gelen zarafet…
Diğeri incelikten gelen nezaket.

Ben artık şundan şüpheleniyorum…

Galiba evrene fazla net mesaj atıyorum.

Şarkıyla sitem ediyorum…
Telefon çalıyor.

Hediye geliyor.

Yarın dikkatli olacağım.
Yanlışlıkla piyango şarkısı falan paylaşmayayım.

Sonra gerçekten çıkar falan…

Şaka maka…
Çıkar mı ki harbiden?