“80 bin liraya çoban bulamıyoruz…” Besicilerin feryadı bu. Üstelik bu rakamın içine yeme, içme ve sigorta da dahil. Yani bir çobanın üreticiye maliyeti 100 bin liranın üzerine çıkıyor. Buna rağmen hâlâ bulunamıyor. İlk bakışta insanın aklına şu soru düşüyor: “Acaba dağda çoban mı olsaydık?”

Ama mesele o kadar basit değil… Aslında bu tablo, yıllardır biriken bir zihniyetin, bir bakış açısının sonucu. Kendi insanımıza, kendi evlatlarımıza üretmeyi, emeği, toprağı sevdiremedik. Göstermedik, öğretmedik, değerini anlatamadık. Bugün gelinen noktada ise bunun bedelini hep birlikte ödüyoruz.

Bir zamanlar “Okumuş bir aydınla çobanın oyu nasıl bir tutulur?” diyerek üreticiyi küçümseyen, toprağa emek veren köylüyü hor gören anlayış hâlâ zihinlerin bir köşesinde yaşamaya devam ediyor. Oysa bu ülkenin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk ne diyordu: “Köylü milletin efendisidir!”

Bu söz sadece bir temenni değil, bir vizyondu. Üretenin, emek verenin baş tacı edilmesi gerektiğinin altını çizen bir anlayıştı. Ama biz ne yaptık? Üretimi değil, tüketimi cazip hale getirdik. Emeği değil, kolay kazancı özendirdik. Bugün gelinen noktada ortaya çıkan tablo aslında bir çelişkinin fotoğrafı: Bir yanda yüksek maaşa rağmen bulunamayan çobanlar, diğer yanda masa başı iş hayali kuran gençler… Toplum olarak her mesleğe ihtiyacımız olduğunu unuttuk. Çoban da lazım bu ülkeye, mühendis de… Çiftçi de lazım, öğretmen de… Ama biz meslekleri değerli-değersiz diye ayırdıkça, üretimi ikinci plana attıkça, bu çarkın sağlıklı dönmesini nasıl bekleyebiliriz?

Bir de işin başka bir boyutu var… “Lüküs hayat” anlayışı… Az emekle çok kazanma isteği… Uğraşmadan, yorulmadan bir şeylere sahip olma arzusu… İşte tam da burada bir kırılma yaşıyoruz. Çünkü hayat, bu kadar kolay değil. Gelişmenin, büyümenin ve geleceği inşa etmenin yolu üretmekten geçiyor. Fedakârlık yapmadan, alın teri dökmeden sürdürülebilir bir kalkınma mümkün değil. Bu gerçeği görmezden geldikçe, her gün biraz daha geriye düşüyoruz.

Belki de asıl soruyu yanlış soruyoruz… “Dağda çoban mı olsaydık?” yerine, “Üreteni neden bu kadar değersiz gördük?” diye sormamız gerekmiyor mu? Cevabı bulduğumuz gün, belki de ne çoban bulma derdimiz kalacak ne de üretimden kaçan bir gençlik…

Ancak unutmayalım ki hayat boşluk kabul etmez. Bir zamanlar “Zalım Gurbet” diye anlatılan Almanya hikâyelerinin bir benzerini bugün kendi ülkemizde yaşıyoruz. Dün bizler gurbete giderken, bugün bizim topraklarımız başkalarının emeğine kalıyor. Afganistan’dan gelen çobanlar, Suriye’den gelen tarım işçileri…

Hatta bazı iktidar temsilcilerinin, “Suriyeli mülteciler olmasa tarım, Afganlı çobanlar olmasa hayvancılığımız çöker” sözleri hâlâ kulaklarımızda çınlıyor. İşte asıl üzerinde durulması gereken nokta tam da burası… Kendi toprağında üretmeyen, kendi insanını üretime katamayan bir ülke; er ya da geç bu boşluğu başkalarıyla doldurmak zorunda kalır.

Temennimiz o ki; dağlarımızı, ovalarımızı, hayvancılığımızı başkalarına emanet etmek zorunda kalmayız… Yoksa bugün konuştuğumuz bu meseleler, yarın çok daha derin ve telafisi zor sorunlara dönüşebilir.