Geçtiğimiz günlerde CHP Odunpazarı İlçe Başkanı Rahmi Çınar ve yönetiminden bir grup gazetemizi ziyaret etti. Siyaset konuşulacaksa, mekân fark etmez; sohbet kendiliğinden koyulaşır.

Sayın Çınar, örgüt olarak sahada olduklarını, “her an seçim olacakmış gibi” çalıştıklarını, Odunpazarı’nda girilmedik kapı bırakmamaya gayret ettiklerini anlattı. Biz de 2Eylül Gazetesi ve 2Eylül Haber İmtiyaz Sahibi Sayın Hakan Kaymak, 2 Eylül Gazetesi Genel Koordinatörü İlker Gökce, 2Eylül Haber Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Özge Zaim ve bendeniz onlara ev sahipliği yaptık… Siyasetçiler gelmiş, konu siyaset… Elbette sohbet keyifliydi.

Derken konu ön seçime geldi. Başkan Çınar, ön seçimin demokrasi açısından önemini vurguladı. Herkes dikkatle dinledi. Sohbet ilerledikçe adaylık meselesi masaya yatırıldı. İşte tam o anda bizim Özge Zaim, siyasetin belki de en gerçek sorusunu sordu: “Siz milletvekili adayı olmayı düşünüyor musunuz?” Başkan Rahmi Çınar, siyasette sıkça duyduğumuz o klasik ama temkinli cümleyle yanıtladı: “Şu an öyle bir düşüncem yok ama olmayacak anlamına da gelmez” gibi bir cevap verdi. Anlayacağınız top, ustaca taca atıldı.

Ancak asıl çarpıcı cümle, bu sorudan sonra geldi. İlçe Yönetim Kurulu Üyesi Safiye Gürdoğan’ın ağzından dökülen tek bir cümleydi bu: “Param olsa ben aday olurum.” İşte orada durdum.

Tam kalkıyorlardı ki kendisine fısıldadım: “Safiye Hanım, siyaset yapmak, milletvekili olmak sadece parası olanların hakkı mı?” Aslında Safiye Gürdoğan, belki farkında bile olmadan, Türkiye siyasetinin yıllardır konuşulmayan ama herkesin bildiği “yumuşak karnına” dokunmuştu. Uzun zamandır siyaset, parası olanın daha rahat girebildiği, daha görünür olabildiği, hatta daha “makbul” sayıldığı bir alana dönüştü. Afişinden broşürüne, araç giydirmesinden sosyal medya kampanyasına kadar her şey maliyet. Ve bu maliyet, siyasetin kapısını dar gelirliye yavaş yavaş kapatıyor hatta dar gelirli için imkansız hale getiriyor

Daha vahimi şu anlayış: “Parası olan çalmaz.” Bu cümle yıllarca o kadar tekrarlandı ki, adeta toplumsal bir kabule dönüştü. Sanki parası olmayan, siyasete girerse peşinen hırsız, peşinen şaibeli sayılacakmış gibi bir algı üretildi.

Peki, soralım: Bu algıyı kim oluşturdu? Bu düzeni kim besledi? Parası olmayan ama liyakatli, dürüst, çalışkan insanların siyasetin dışında kalmasına kim göz yumdu? Bugün “halktan gelen siyaset” diye övündüğümüz birçok yapı, ne yazık ki halkın ekonomik gerçekliğinden kopmuş durumda. Siyaset; emekçinin, öğretmenin, çiftçinin, küçük esnafın değil; bütçesi güçlü olanın daha kolay yürütebildiği bir “meslek” gibi algılanıyor. Oysa siyaset, bir yatırım alanı değil; bir hizmet alanı olmalı.

Siyaset, seçilmişlik bir ayrıcalık değil; büyük bir sorumluluk. Safiye hanımın o tek cümlesi, benim için belki de bu yüzden bu kadar rahatsız ediciydi. Çünkü doğruydu. Ve doğru olan şeyler, en çok can yakanlardır. Bugün sormamız gereken soru şudur: Siyaseti paranın gölgesinden kurtarmadan, gerçek demokrasiden söz edebilir miyiz?

Benim cevabım net: Hayır. Ve bu soru sorulmaya devam ettikçe, siyaset de kendini sorgulamak zorunda kalacaktır.