Kahramanmaraş merkezli iki büyük deprem felaketinin ardından yaşadığımız büyük acının gerçekten tarifi yok. Resmi rakamlar ile ölçülemeyecek büyüklükteki felaketin boyutu aralarında Gaziantep, Malatya, Osmaniye, Şanlıurfa, Adana, Diyarbakır, Hatay, Adıyaman ve Kilis’inde bulunduğu 10’dan fazla şehir merkezini, ilçe ve köylerini vurdu. Maddi kayıpları bir tarafa koyarsak 13.5 milyon insanımızı fiilen etkileyen ve 85 milyonun tamamını ciğerinden vuran büyük felaketin yaralarını sarmak hiçte kolay değil. 7.6 ve 7.4 büyüklüğündeki aynı gün içerisinde yaşanan dünya tarihinde kaydı olmayan iki depremin ortaya çıkardığı sarsıntı bizi kendimize getirdi mi bilmem ama hepimize önemli dersler verdi.

Depremin duyulduğu andan itibaren özellikle sivil inisiyatif harekete geçti. Adeta bir gönüllüler ordusu oluştu. O gönüllüler ordusu ki onca enkazın altından dimdik ayağa kalkmayı başardı. Elbette kayıplarımız çok büyük, yaralarımız derin, acılarımız tarifsiz. Ancak bu büyük felaketin ortaya çıkardığı bir gerçek var ki hepimiz için eğer anlayabilirsek büyük ders niteliğinde. Sosyologların özel ilgisine ve izahına muhtaç gelişme herkesin eleştirdiği, üstencilikle baktığı hatta üstenci bir tavır sergilediklerini düşündükleri Z kuşağı ile ilgili…

Depremin olduğu ilk günün sabahında Eskişehir’de neler oluyor diye şöyle çıkıp bir dolaşırken gördüğüm manzaradan çok etkilendiğimi söylemeliyim. Pek çok kesimin “duyarsız, apolitik” eleştirisine maruz kalan, “dijital dünyanın içine doğan asi kuşak” diye de tanımlanan Z kuşağı 6 Şubat depremleri sonrası herkesi ters köşe yaptı. İlk yardıma koşanlar ve ilk ayaklananlar, kendiliğinden organize olarak yardım merkezlerinin oluşmasına katkı yapanlar onlardı. Yaşam tarzlarını “Sosyal medya, cafe ve internet üçgeni” üzerine kurduğunu düşündüğümüz, “hayatı Tİ’ye alan” bu gençlerin herkesin uykuda olduğu saatlerde harekete geçerek yollara düşmesi gerçekten üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir inceleme konusu. Evine ekmek almaya üşenen, anne-babası ve yakın çevresinin basit taleplerine bile cevap verme lüzumunda bulunmayan bu kuşağın çok şaşırtıcı bir biçimde kendiliğinden harekete geçmesi ve aşırı duyarlılık ve tepki vermesi, onların hiçte “apolitik ve duyarsız” olmadıklarının göstergesi… Elleriyle paket taşıyan, su veren, yemek götüren, tırnakları ile enkaz kazmaya koşan, insanları teselli eden, sırtlarındaki montu, ayaklarındaki ayakkabıyı hiç düşünmeden ihtiyaç sahiplerine hediye eden, çadır kuran bunları ve normal hayatlarının dışında hiçbir gurur ve kibir belirtisi göstermeden yapabilen bu kuşağın en önemli özelliği galiba “içlerinde bir volkan” taşımaları…

Hani çok kullanılan, “söz konusu vatansa gerisi teferruattır” sözüne de uyan bir tavır sergileyen bu kuşağın en önemli sorunu galiba “anlaşılamamak.” Yaşananlar gösteriyor ki biz toplum olarak bu kuşağı yeniden keşfetmek zorundayız. Z kuşağının yeniden tanımlanmasının yaşananlardan sonra zorunluluk haline geldiğini düşünenlerdenim.

Yaşanan acıların ardından kendiliğinden organize olabilen, hiçbir karşılık beklemeden canhıraş biçimde yardıma koşabilen kendi canlarını, sağlıklarını ve varlıklarını tehlikeye atmaktan çekinmeyen bu kuşağı kim önce keşfederse, kim önce anlayabilir, beklentilerine cevap verebilirse onun kazançlı çıkacağı gerçeğinin altını çizelim… Eğer her kimde yanlışında ısrar edip bu deli dalgaların önünde durmaya kalkarsa kaybedenler kulübünün baş aktörü olmaya adaydır uyarısını da yapalım… Özellikle de siyasetçilere buradan duyuralım…