Son 2 yıldır asgari ücretle ilgili ara zam uygulamaları başladı. Sebepsiz değil elbette. Yüksek enflasyondan kaynaklanan geçim sıkıntısını aşabilmek için asgari ücretliyi rahatlatmayı amaçlayan ara zamlar çözüm olabilir mi? Hayat pahalılığını önlemeden yapılan ücret artışlarının artık pansuman tedbiri bile sayılamayacağını söylemek gerek. Yeni açıklanan asgari ücret daha çalışanın cebine girmeden özellikle temel ihtiyaç maddelerine yapılan zamlarla eriyip gidiyor. Ekonomide taşlar yerinden oynadığı için ücret artışı tek başına çözüm değil. Yapılan her zam yeni bir kısır döngüyü beraberinde getiriyor. Biraz ekonomiden anlayan ücretli kesim “bizim ücret artışımız yerine temel ihtiyaç maddeleri ile piyasadaki fiyat artışlarının önüne geçilmeli” değerlendirmesi yapıyor.
Öte yandan asgari ücretteki her artış doğal olarak işverenleri de zorluyor. Bir taraftan ücret artışı diğer yandan sürekli ödenen ücrete bağlı olarak artan SGK primlerindeki artış ve vergilerdeki yükselen rakamlar ister istemez hem istihdamın daraltılmasına hem de artan maliyetlere yansıtılmak durumunda kalıyor. Yeni asgari ücret ile ilgili beklentileri çalışanlar “dağ fare doğurdu” diye tarif ediyor.
Bu arada bir başka acı hakikati de paylaşmakta yarar var. İşverenle-çalışan arasında özel anlaşmalarda olabiliyor. Dolayısıyla bazı çalışanlar için belirlenen asgari ücretin bile hayal olduğunu söylesem abartılı mı olur? Bu da daha çok çalışmak ve daha az ücrete razı olmak anlamına geliyor.
Öte yandan zaten asgari ücretin altında kalan emekli maaşları ne olacak? Zaten adeta cambazlık yapan milyonların maaşları yine asgari ücretin altında kalacak gibi duruyor. Çünkü ekonominin içinde bulunduğu ağır şartların düzelmesi için taşların yerli yerine oturtulmasından başka çare yok. Bunu kim nasıl yapacak? Sorunun cevabı belli. Ekonomi yönetiminin elinde de sihirli bir değnek yok. Sadece bizim ekonomistlerin değil, dünyada reel ekonomiyle ilgilenen hiçbir ekonomistin elinde sihirli değnek yok. Gelir dağılımının bozulduğu, piyasa şartlarının öngörülemediği bir ekonomik düzenin faturasını biliyoruz ki hemen her dönemde ücretli dar ve sabit gelirli kesim öder. “Kimse babasının cebinden ödeme yapmayacağına göre” her defasında ekmeğimizin küçülmesine razı olmaktan başka bir şey şimdilik elimizden gelmiyor.
Bu arada sadece emekliler değil, onların dul ve yetimlerinin isyanını görende yok. Onların sesi zaten çok az çıkıyor milyonlarca emekli ve yine milyonlarca dul ve yetimin beklentisi kendi seslerinin duyulması. Onlar son açıklanan ve kök maaş hariç toplamda 7 Bin 500 TL’ye yükseltilen maaşlara bile kendilerinin ulaşamadığından yakınırlarken yeni durum karşısında zaten dul ve yetim sınıfında yer alanlar kendilerini devletin de “öksüz ve yetim” bıraktığına inanıyorlar. Haksızlar mı? Elbette haklılar.
Yeter mi? Yetmez, hiçbir sosyal güvencesi olmayan çoluk çocuğunun yardımı ile ayakta kalmaya çalışan, çoluk çocuğundan gayri konu komşusunun yardımına muhtaç insanlarımız ne olacak? İnsanlar kendi geçimlerini zor temin ederken başkalarına nasıl yardım edebilir? Yani işin açıkçası son dönemdeki temel sıkıntılar gelir dağılımındaki aşırı bozulma pek çok soruyu da beraberinde getiriyor. Önceki gün yazıp anlatmaya çalıştım. Hızla yoksullaşıyoruz. Yoksullaşmanın ötesinde fakirleşiyoruz...
Çözüm zam yapmak değil, arz talep dengesinin en önemli ayağı olan üretimi arttırarak yüksek fiyat artışlarının önüne geçebiliriz. Peki üretimi arttıracak politikalar ne alemde derseniz? Söyleyelim, “onlarda kısır döngüye” teslim olmuş vaziyette...