Bu mısralar Necip Fazıl Kısakürek’in “Destan” şiirinden… Ve insan ister istemez düşünüyor: Bazı sözler neden eskimez? Neden yıllar geçse de ilk günkü kadar yakıcı kalır? Şiirin daha başında yükselen o çığlık aslında bir uyarıdır: “Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak! Haykırsam, kollarımı makas gibi açarak: Durun, durun, bir dünya iniyor tepemizden, Çatırdılar geliyor karanlık kubbemizden, Çekiyor tebeşirle yekûn hattını âfet; Alevler içinde ev, üst katında ziyafet!”

Bu sadece bir edebi sesleniş değil… Aynı zamanda bir istikamet eleştirisidir. Yanlış yola girildiğini, gidişatın iyi olmadığını haykıran bir vicdanın sesidir. Devamındaki dizelerde ise meselenin özü adeta şu cümlelerde özetlenir: “Allahın on pulunu bekleye dursun on kul; Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul. Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa; Yaşasın, kefenimin kefili karaborsa!”

İşte bugün yaşadığımız tabloyu anlatan en sade, en sert ve en gerçekçi tarif belki de budur. Bir yanda gücünü korumak adına her yolu mübah görenler… Diğer yanda hayat mücadelesi veren, geçim derdiyle boğuşan milyonlar… Bir tarafta israfın, şatafatın ve kontrolsüz zenginliğin sergilendiği sofralar… Diğer tarafta üç kişinin üç simitle öğün geçirdiği hayatlar…

Geçtiğimiz gün, öğle vakti biraz hava almak için dışarı çıktım. Yolum, esnaf dostumuz Halil Bey’in dükkânına düştü. İçeri girdim; baktım ki üç kişi oturmuşlar, önlerinde üç simit… Sohbet koyu ama durum sade… Şöyle takıldım: “Maşallah, siz işi büyütmüşsünüz… Üç kişi üç simit! “Oooo siz iyisiniz. Mehmet ağbiyi haklı çıkardınız susamlı dönerleri kapmışsınız, Çalışma Bakanı bir simidi üç emekliye bölüştürüyor ama siz 3 kişi 3 simit yiyorsunuz. Demek ki maaşlarınızın alım gücü artmaya başlamış.”

Gülüştük… Ama o gülüş, aslında bir kabullenişin değil, bir sıkışmışlığın ifadesiydi. Çünkü artık insanlar sadece geçinmekte zorlanmıyor… Aynı zamanda kendilerini değersiz hissediyor. Sokakta bir yangın var… Ama herkes bu yangını aynı şiddette hissetmiyor. Kimisi sadece dumanını görüyor, kimisi ise tam ortasında yanıyor.

Vatandaş tepkili… Hem de hiç olmadığı kadar.

Özellikle “Asgari ücrete ara zam enflasyonu artırır” söylemi, geniş kesimlerde ciddi bir karşılık bulmuyor. Çünkü insanlar teorik dengelerden çok, mutfaktaki yangına bakıyor. Bir dostumuzun şu sözleri ise meselenin geldiği noktayı açıkça ortaya koyuyor: Bu ülkede milletvekilleri bile halinden şikâyetçi. Yüksek gelirine rağmen ‘Bu parayla siz geçinin’ diyorsa, burada bir terslik var.

Gerçekten de öyle… Sorun sadece düşük gelir değil. Sorun, gelir dağılımındaki uçurum. Yani mesele üretmekten çok, paylaşmak. Çünkü insanlar açlığa alışabilir belki… Ama adaletsizliğe asla. İşte bu yüzden, yıllar önce yazılan o dizeler bugün daha gür bir sesle yankılanıyor: “Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa…” Belki de artık asıl soruyu sormanın zamanı gelmiştir: Sorun gerçekten kaynakların yetersizliği mi? Yoksa o kaynakların kimlere, nasıl dağıtıldığı mı?

Bu ülkede sorun üretim değil… Sorun paylaşım. Ve paylaşım bu kadar bozuksa, ne ekonomi düzelir ne de toplum huzur bulur. Çünkü adalet yoksa, hiçbir şey yoktur.