Bir ülkede çalışanın ücretine zam yapılınca sevinilir. Sevinilmelidir de… İnsan emeğinin karşılığını almalı, evine ekmek götürürken geçim hesabıyla boğuşmamalıdır. Peki, yıllarca çalışmış, prim ödemiş, üretmiş ve emekli olmuş insanın geçim derdi kimin umurundadır?

Eskişehir Büyükşehir Belediyesi, ESKİ Genel Müdürlüğü ve Belediye-İş Sendikası arasında imzalanan toplu iş sözleşmesiyle 3 bin 13 çalışanın ücret ve sosyal haklarında yüzde 26 iyileştirme yapılmış. Açıklanan en düşük ücret 61 bin 863 liraya ulaşmış.

Sözleşmenin ardından Türkiye Emekliler Derneği Eskişehir Şube Başkanı Muhsin Dilbaz'ın yaptığı açıklama, önemli bir soruyu gündeme getiriyor. Dilbaz, çalışanların kazanımlarını desteklerken emeklilerin yaşadığı ekonomik sıkıntılara dikkat çekiyor.

Dilbaz’ın vurgusu şöyle: Kimsenin alın terinde gözümüz yok. Çalışan daha iyi ücret alsın, sosyal hakları iyileşsin. Buna kim neden karşı çıksın ki? Ama insan sormadan da edemiyor: Çalışanın alın teri kıymetli de emeklinin döktüğü terin hükmü kalmadı mı? Dün fabrikada, tarlada, atölyede çalışan; primini ödeyen, üretime katkı sunan insan, bugün emekli maaşıyla ay sonunu getiremiyorsa burada bir yanlışlık yok mu?

Elbette var! Sorun, belediye çalışanının 61 bin 863 lira ücret alması değil. Sorun, emeklinin bu rakamın yanına bile yaklaşamayan geliriyle pazarda, markette, eczanede ve kira kapısında yaşam mücadelesi vermesi.

Bir tarafta emeğinin karşılığını iyileştirmek için toplu sözleşme yapan çalışanlar, diğer tarafta ömrünü çalışarak geçirdiği hâlde emekliliğinde geçim hesabına mahkûm edilen insanlar… İkisi de bu ülkenin insanı, ikisi de emeğin sahibi.

Öyleyse neden biri için kazanılmış hak, diğeri için sabır sınavı?

Emekli pazarda fiyat etiketine bakıp geri dönüyor, faturalarını ödeyebilmek için temel ihtiyaçlarından kısıyor. Yıllarca çalışmış bir insanın, hayatının bu döneminde hâlâ en temel ihtiyaçlarının hesabını yapmak zorunda kalması, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda sosyal adalet sorunudur. Üstelik bugünün çalışanı da yarının emeklisi. Yıllarca prim ödeyen bir insan, emekli olduğunda gelirinin ciddi ölçüde düşeceği endişesiyle yaşıyorsa geleceğine nasıl güvenle bakabilir?

Çözüm, birkaç ayda bir yapılan zamlarla günü kurtarmak değil. Emeklilikte aylık bağlama sistemi yeniden ele alınmalı, kök maaşlar arasındaki adaletsizlikler giderilmeli, emeklilerin millî gelirden aldığı pay artırılmalıdır. Çünkü emeklinin geçim sorunu, geçici zamlarla geçiştirilemeyecek kadar önemlidir.

Alın teri kutsalsa, emeklilikte o terin karşılığı da kutsaldır. Çalışan kazansın, emekli de insanca yaşasın. Birinin hakkını savunmak için diğerinin hakkından vazgeçmek gerekmiyor. İşin ironik tarafı şu: İnsan ömrünü çalışmaya adıyor, primini ödüyor, emekliliği hak ediyor; sonra emekli olunca geçinebilmek için yeniden mücadele ediyor. Demek ki bu ülkede insan çalışarak emekli olabiliyor ama emekli olarak insanca yaşayamıyor!

Asıl değiştirilmesi gereken düzen tam da budur. Çünkü alın terinin karşılığı, emeklilik kapısından geçince buharlaşmamalı.

Emekli sadaka istemiyor; ömrünü çalışarak geçirdiği bu ülkede, kendi hakkıyla insanca yaşamak istiyor. Bunun neresi fazla?