Bu gözler soğanın da döküldüğünü, patatesin de tarlada kaldığını, limonun dalında çürüdüğünü gördü. Tarlada 5 liraya alıcı bulamayan marulun markette, pazarda 30-40 liraya satıldığına da şahitlik ettik. Kuru soğanın tarlayla market arasındaki fiyat farkını anlatmak için “Yiğit muhtaç olmuş kuru soğana” türküsünü bile dilimize doladık. Gelin görün ki türkünün sözleri değişmedi ama memleketin derdi büyüdü.
Birkaç gün önce, satamadığı 35 ton üzümü yola döken üreticinin görüntülerini izleyince yine aynı soruya takıldım: Bu ülkede üretmek mi zor, ürettiğini satmak mı? Elbette siyaset üzerinden geyik yapılabilecek, sosyal medyada saatlerce tartışılabilecek çok konu var. Ama ben bugün biraz da canımızı acıtan gerçeklerle yüzleşmek istiyorum. Çünkü mesele yalnızca yola dökülen üzüm değil; üreticinin emeğinin, alın terinin ve umudunun da toprağa dökülmesidir.
Bu ülkenin insanı çalışkandır, zekidir. Emek vermeyi sever. Besicimiz ahırında büyüttüğü kuzusuna, kurbanlık danaya evladı gibi bakar. Üreticimiz de sebzesini, meyvesini çocuğu gibi büyütür. Gübreyi eksik atsa içi rahat etmez, suyu az verse yüreği sızlar. Gece gündüz demeden çalışır. Çünkü bilir ki o tarla onun ekmeği, ailesinin geçimi, çocuğunun geleceğidir.
Peki, bütün bu emeğin karşılığını alabilir mi? İşte orada durup düşünmek gerekiyor.
Üretici aylarca emek veriyor, masraf yapıyor, borçlanıyor. Hasat zamanı geldiğinde ürününü satacak pazar bulamıyorsa, bulduğunda maliyetini bile kurtaramıyorsa ortada yalnızca bir üretim sorunu yoktur. Ortada ciddi bir planlama, pazarlama ve tarım politikası sorunu vardır.
Üzümün dalında yetişmesi yetmiyor; sofraya ulaşması gerekiyor. Bunun için de üreticiyle tüketici arasındaki zincirin sağlıklı işlemesi şart. Üretici zarar ederken tüketicinin aynı ürüne yüksek fiyat ödemesi, aradaki düzenin sorgulanmasını gerektirmiyor mu? Bir tarafta emeğinin karşılığını alamadığı için tonlarca ürünü yola döken çiftçi, diğer tarafta pazarda filesini dolduramayan vatandaş…
Biri satamıyor, diğeri alamıyor!
Peki, aradaki kazanç kimin cebine giriyor? Bu sorunun cevabını vermeden ne üreticinin feryadını dindirebiliriz ne de tüketicinin mutfağındaki yangını söndürebiliriz. Tarım, yalnızca çiftçinin meselesi değildir. Gıda güvenliğidir, istihdamdır, ülkenin geleceğidir.
Bugün üreticiyi koruyamazsak yarın ekecek tohum, besleyecek hayvan, işleyecek tarla bulmakta zorlanırız. Üstelik ithalatla bu açığı kapatmaya çalışırken hem üreticiyi hem de tüketiciyi daha ağır bir faturayla karşı karşıya bırakabiliriz.
Artık üreticinin alın terini koruyan, üretim maliyetlerini gözeten, alım garantilerini ve pazarlama kanallarını güçlendiren, tarladan sofraya uzanan zinciri denetleyen bir anlayışa ihtiyaç var. Üretici ne ekeceğini, ne kadar kazanacağını öngörebilmeli. Tüketici de emeğin karşılığını öderken fahiş fiyatların altında ezilmemeli.
Çünkü mesele sadece üzüm değil, sadece soğan, patates ya da marul da değil… Mesele, bu ülkede emeğin değerini bulup bulamadığıdır. Ekmek bir dert, dökmek bir başka dert… Ama asıl dert, üretenin dökmek zorunda kaldığı ürünün, tüketenin sofrasına neden ulaşamadığını hâlâ çözememektir.