Meşhur bir hikâyedir, bilenler bilir… Zamanın birinde adamın biri sarayın kapısına dayanmış. Israrla, “Padişahla görüşmem gerek!” diye bağırıyormuş. Nöbetçiler onu uzaklaştırmaya çalışırken sesleri duyan padişah, adamın huzuruna getirilmesini emretmiş. Padişah, “Buyur evladım, nedir derdin?” diye sorunca adam, özel bir yeteneği olduğunu ve bunu kendisine göstermek istediğini söylemiş. Yakasından bir dikiş iğnesi çıkarmış, iğneyi padişahın tahtının kenarına tutturmuş. Ardından uzaktan fırlattığı ipliği iğnenin deliğinden geçirmiş. Marifetini birkaç kez tekrarlayınca herkes hayretler içinde kalmış. Padişah, adama bir kese altın verilmesini emretmiş. Sonra da sormuş: “Bu yeteneğini kaç yılda geliştirdin?” Adam, “36 yıl çalıştım efendim” diye cevap vermiş. Padişah bu kez de, “Kendisine 36 sopa vurulsun!” talimatını vermiş. Herkes şaşkınlık içindeyken padişah kararını açıklamış: “Bir kese altın marifeti için, 36 sopa da hayatının 36 yılını böyle bir işe harcadığı için!”
Peki, bu hikâyeyi niye anlattım? Çünkü biz de yıllardır sonuç üretmeyen tartışmaların içinde dönüp duruyoruz. Zaman geçiyor, gündem değişiyor, siyasi aktörler değişiyor ama bazı meseleler olduğu yerde sayıyor. Tartışan çok, konuşan çok; çözüm üreten ise ne yazık ki o kadar çok değil! Merhum Süleyman Demirel’in, “GAP’ı kaptırmam!” sözü vardır. Güneydoğu Anadolu Projesi üzerinden yürütülen siyasi rekabetin hafızalara kazınan ifadelerinden biridir bu. Fırat ve Dicle’nin sularını, bölgenin kalkınmasını ve ülkenin geleceğini ilgilendiren böylesine büyük bir proje bile siyasi rekabetin konusu olabiliyorsa, hizmet ile siyaset arasındaki çizginin nasıl bulanıklaşabildiğini anlamak zor değil.
Eskişehir’de yaşananlar da bunun başka bir örneği… AK Parti döneminde kente kazandırılan, şehir içinden geçen demiryolunun yer altına alınmasını içeren düzenleme ile 2013 Türk Dünyası Kültür Başkenti etkinlikleri sırasında yapılan Dede Korkut Parkı üzerinden yıllardır süren tartışma bir türlü sona ermiyor. Her iki alanın yönetimi, bakım ve onarımı konusunda merkezi yönetim ile yerel yönetimler arasındaki yetki ve sorumluluk meselesi çözüme kavuşturulamadığı için zaman zaman sorunlar yaşanıyor. Sonuçta kurumlar arasındaki anlaşmazlığın bedelini vatandaş ödüyor. Son olarak Dede Korkut Parkı’nda spor yapmak isteyen, aralarında çocuklu kadınların da bulunduğu 75 kişinin alandan çıkarılması, meselenin boyutunu bir kez daha gözler önüne serdi. Önce Yeni Parti Milletvekili İbrahim Arslan, Dede Korkut Parkı’nın AK Parti’nin etkinlik alanı gibi algılanmasını sorguladı. Ardından yaşanan olay ve “Parklar halkındır” kampanyaları gündeme geldi.
Peki, bütün bu tartışmaların sonunda ne değişti? Vatandaşın kamusal alanlardan rahatça yararlanmasını sağlayacak kalıcı bir çözüm üretildi mi? Kurumlar arasındaki yetki ve sorumluluk karmaşası giderildi mi? Yoksa herkes kendi haklılığını anlatırken asıl mesele yine arada mı kayboldu? İşte benim itirazım tam da burada! Dede Korkut Parkı da diğer kamusal alanlar da vatandaş içindir. Bu alanların kimin siyasi hanesine yazılacağı değil, vatandaşın nasıl yararlanacağı önemlidir. Bakımını kim yapacaksa yapsın, yönetim sorumluluğunu kim üstlenecekse üstlensin; yeter ki hizmet aksamasın, vatandaş mağdur olmasın. Merkezi yönetim de yerel yönetim de halk adına hizmet üretmekle yükümlü değil mi? Öyleyse çözüm üretmek yerine tartışmayı büyütmenin, sorumluluk almak yerine karşı tarafı suçlamanın kime ne faydası var?
Hani hikâyedeki adam 36 yılını bir iğnenin deliğinden iplik geçirmek için harcamış ya… Biz de yıllarımızı, çözülebilecek meseleleri siyasi çekişmelere dönüştürerek mi tüketeceğiz? Eskişehir’in çözüm bekleyen onca sorunu varken, enerjimizi kimin haklı olduğunu kanıtlamaya değil, kentin sorunlarını çözmeye harcasak daha iyi olmaz mı? İğnenin deliğinden iplik geçirmek marifet olabilir; ama 36 yıl boyunca aynı deliğin başında beklemek, olsa olsa zaman kaybıdır!