Ne diyordu Levent Kırca’nın şovunda: “Tam yerine rast geldi, manzara koyduk!” Ben de daha önce kaleme alacağım yazının arasına bir “Kentsel Dönüşüm” manzarası koyuverdim. Hani sizden izinsiz yaptığım küçük bir kaçamak vardı ya… İşte o kaçamakta ve sonrasında karşılaştığım küçük bir esnaf kardeşimin hikâyesinden söz edecektim.

Kısa tatilin ardından yola çıktım. Bir daha ne zaman fırsat bulurum belli olmaz diyerek Kütahya-Tavşanlı-Domaniç üzerinden Eskişehir’e dönmeye karar verdim. Bizim babadan kalma, efsane kasa cimriliğine cimri de sonuçta su yakmıyor! Bu yüzden bir akaryakıt istasyonuna uğrayıp depoyu doldurmaya karar verdim. Herkesin alışkanlık hâline gelen akaryakıt zamları karşısında artık kanıksadığı bir refleksle kafamı kaldırıp tabelaya baktım. Otogazın litre fiyatı 41,50 TL! Pompacı arkadaşa takılmadan edemedim: “Bu ne kardeşim, bu kadar zam olur mu? Daha dün gazın litre fiyatı 35 TL idi. İki ileri bir geri, ne çabuk zam yapmışsınız?” İstasyonda çalışan kardeşimiz espriyi anladı ve hiç beklemediğim bir cevap verdi: “Şikâyetler Mehmet ağbiye!” Önce ne demek istediğini anlayamadım. Ben de gülerek, “Benim adım da Mehmet ama bana kimse şikâyete gelmiyor!” dedim.

Ödemeyi yapıp aracımın yanına geldiğimde arkadaşımız yeniden seslendi: “Ağbi, benim adım Hasan. Buralarda bana Ulubatlı Hasan derler. Size bir çay ikram edeyim.” Sağ olsun, gönlümüzü aldı. Biz de çayımızı içip kendisine teşekkür ederek yola koyulduk. Ama Hasan’ın sözü aklıma takılmıştı: “Şikâyetler Mehmet ağbiye!” Demek ki akaryakıt istasyonuna uğrayanların zamlar karşısındaki tepkisi öyle sıradan birkaç şikâyetten ibaret değildi. İnsanlar konuşuyor, söyleniyor, dert yanıyordu. Hasan da bu ortak tepkiyi kendince bir espriyle dile getiriyordu. Neyse, döndük dolaştık, Eskişehir’e geldik.

O seyahat sonrası spor müdürümüz Erhan Ünal ile çarşı içinde dolaşırken birkaç eş dostla selamlaşıp ayaküstü sohbet ettik. O sırada kendi hâlinde, küçük esnaf diyebileceğimiz arkadaşımız Ramazan’la karşılaştık. İş yerini bırakmış, biraz dolaşmaya çıkmıştı. Erhan’ın da yakın arkadaşı olan Ramazan’a takıldık: “Sen hayırdır, bu saatte buralarda ne dolanıyorsun?” Ramazan’ın cevabı, aslında pek çok esnafın içinde bulunduğu durumu özetliyordu: “Ağbi, bugüne kadar iyi kötü idare ediyorduk. Ama özellikle ekim ayının başından bu yana işler bıçak gibi kesildi. Vallahi herkes bunalımda. Hadi bizim büyük işlerimiz zaten yoktu, kendi yağımızla kavruluyorduk. Çarşı içindeki esnafın durumu daha fena. Kiralar çok yüksek, çalışanlar var. Merak ediyorum, onlar bu işlerini nasıl çevirecekler?” Ramazan’ı dinlerken aklıma yine bizim Ulubatlı Hasan geldi: “Şikâyetler Mehmet ağbiye!”

Sahi, milyonlarca emeklinin, kamu çalışanının, dar ve sabit gelirlinin sesini duymayan Mehmet ağbi, bizim Ramazan’ın sesini duyar mıydı? Acaba Mehmet ağbi, her gece başını yastığa koyduğunda geçim derdindeki milyonların hâlini düşünüp empati yapıyor mudur? Neredeyse üç yılı aşkın süredir ekonominin direksiyonunda bulunan Mehmet Şimşek, bu sessiz feryatlar karşısında ne düşünüyordur?

Benimkisi merak… Ne Ulubatlı Hasan’ın bu yazıdan haberi var ne de bizim Ramazan’ın. Ama mesele zaten onların bu yazıdan haberdar olması değil. Mesele, onların sesini duyması gerekenlerin ne kadar haberdar olduğu! Akaryakıt istasyonunda zamları konuşan Hasan, siftahsız dükkânından çıkıp çarşıda dolaşan Ramazan, geçim derdindeki emekli, ay sonunu getiremeyen memur… Hepsinin derdi aynı: Geçinebilmek, emeğinin karşılığını alabilmek ve yarına biraz olsun umutla bakabilmek. Şimdi bir kez daha soralım: Mehmet ağbi, şikâyetler sana… Peki, sen gerçekten duyuyor musun?