Geçtiğimiz gün Eskişehir’in en köklü eğitim kurumlarından biri olan Eskişehir Osmangazi Üniversitesi’nin çiçeği burnunda Rektörü Prof. Dr. Emine Gümüşsoy’u ziyaret etme fırsatımız oldu. Yoğun mesaisi arasında bize zaman ayırdığı için öncelikle kendisine teşekkür ediyorum. Sohbetimiz samimi bir ortamda geçti. Elbette üniversiteyi, hedeflerini, yapılması gerekenleri konuştuk. Ama benim açımdan sohbetin en dikkat çekici tarafı, Sayın Gümüşsoy’un ESOGÜ’ye bakışındaki aidiyet duygusu oldu. Çünkü kendisi ESOGÜ’nün içinden geliyor. Yani üniversiteyi dışarıdan gelip tanımaya çalışan bir yönetici değil. O koridorlarda yürümüş, o akademik ortamın içinde bulunmuş, kurumun havasını solumuş bir isim. Bunun ciddi bir avantaj olduğunu düşünüyorum. Çünkü yöneticilik sadece makam odasında oturup karar vermek değildir. Bazen kurumun hafızasını bilmek, çalışanını anlamak, öğrencinin beklentisini hissetmek ve “Biz” duygusunu oluşturabilmektir.
Tam da burada kurumsal kültür devreye giriyor. Kurum kültürü dediğimiz şey; duvarlara asılan vizyon-misyon tablolarından, toplantılarda kullanılan güzel cümlelerden ya da kalın dosyalardan ibaret değil. Asıl kurum kültürü, insanların sabah işe gelirken kendisini o kurumun bir parçası hissedebilmesidir. “Ben burada çalışıyorum” başka bir şeydir. “Ben buraya aidim” demek ise bambaşka… Sayın Gümüşsoy’un sohbet sırasında söylediği bir cümle de benim için bütün bunların özeti oldu: “Her yerde Eskişehirliyim, ESOGÜ’lüyüm, Eskişehirsporluyum diye söylüyorum.” Şimdi bazıları bunu sıradan bir cümle olarak görebilir. Bence değil. Çünkü insanın nereli olduğunu söylemesi kolaydır. Eskişehirli olmak ise sadece nüfus cüzdanındaki doğum yeriyle açıklanacak bir mesele değildir. Hele ESOGÜ’lülük… O da sadece mezuniyet belgesinde yazan bir ifade olmamalı. Bir üniversiteyi üniversite yapan yalnızca akademik başarıları, laboratuvarları, fakülteleri ve öğrenci sayıları değildir. O üniversitenin bir ruhu vardır. İşte o ruhu yaşatmanın yolu da aidiyetten geçer. Bugün birçok kurumda makamlar değişiyor, yöneticiler geliyor, yöneticiler gidiyor. Tabelalar aynı kalıyor ama bazen insanların kuruma olan bağı zayıflıyor. Çünkü makam değişince yönetici değişebilir ama kurum kültürü değişmemeli.
Prof. Dr. Emine Gümüşsoy’un ESOGÜ’nün içinden gelmesi bu açıdan önemli. Üstelik Eskişehir’in ilk kadın rektörü olması da ayrı bir sorumluluk yüklüyor. Bir tarafta köklü bir üniversite… Diğer tarafta şehrin beklentileri… Öte yanda öğrenciler, akademisyenler, idari personel ve geleceğe ilişkin hedefler… Hepsini aynı potada buluşturmak kolay değil. Ama bir yöneticinin daha ilk günlerden “Ben bu kurumun insanıyım” diyebilmesi, işe önemli bir yerden başladığını gösteriyor. Çünkü kurumları sadece yöneticiler yönetmez. O kurumun çalışanı, öğrencisi, mezunu, akademisyeni ve hatta bulunduğu şehir de o hikâyenin bir parçasıdır. ESOGÜ’nün bundan sonraki hikâyesinde başarı elbette bilimle, eğitimle, araştırmayla ve projelerle ölçülecek.
Ama bence bir ölçü daha var: ESOGÜ’de okuyan, çalışan ve mezun olan kaç kişi “Ben ESOGÜ’lüyüm” demeye devam edecek? İşte asıl mesele burada. Çünkü üniversiteler diploma verir. Ama iyi üniversiteler, aidiyet bırakır. Ve insanın memleketiyle, üniversitesiyle, şehriyle kurduğu bağ bazen en büyük akademik başarı kadar değerlidir. Hele o bağın içine bir de Eskişehirspor giriyorsa… Artık mesele sadece üniversite değil, biraz da Eskişehir meselesidir.
Çünkü insanın memleketiyle, üniversitesiyle ve şehriyle kurduğu bağ; makamdan daha kalıcı, koltuktan daha değerlidir. Koltuklar değişir, unvanlar değişir… Ama aidiyet kalır.