Geçtiğimiz günlerde arkadaşımız İlksen Akkan, çok önemli bir habere imza attı. Eskişehir Şeker Fabrikası’nı ve pancar alım kampanyasını konu alan haberinde, bir dönem özelleştirilmesi gündeme gelen ancak Eskişehir ekonomisine yaptığı katkı yeterince bilinmeyen Şeker Fabrikası gerçeğini sade ve anlaşılır bir dille ortaya koydu. Öncelikle genç muhabir kardeşimizi kutluyorum.
Çünkü Şeker Fabrikası yalnızca şeker üreten bir sanayi kuruluşu değil; çiftçiden nakliyeciye, işçiden hayvancılıkla uğraşan üreticiye kadar geniş bir kesimin geçim kaynağı. Eskişehir ekonomisinin önemli dinamiklerinden biri. Bu haberin ardından açıklanan şeker pancarı alım fiyatı, işin başka bir boyutunu gündemimize taşıdı. TÜRKŞEKER, 2026-2027 üretim yılı için kota tamamlama primi dâhil pancarın ton fiyatını 3 bin 720 lira olarak açıkladı. Oysa üreticilerin beklentisi ton başına en az 4 bin 500 liraydı. Üretici temsilcileri, maliyetlerin yaklaşık 4 bin lira seviyesine ulaştığına dikkat çekiyor. Aradaki fark, ilk bakışta yalnızca bir fiyat tartışması gibi görülebilir. Oysa mesele bundan çok daha büyük. Odunpazarı Ziraat Odası Başkanı Burhan Çelikoğlu’nun açıklamaları da üreticinin içinde bulunduğu sıkıntıyı gözler önüne seriyor. Öyle ki açıklanan fiyatın ardından üreticilere gelecek yıl pancar ekmeme çağrısı yapacak kadar ciddi bir hayal kırıklığı yaşanıyor. Şimdi sormak gerekiyor: Üreticiyi üretimde tutması gereken fiyat politikası, çiftçiyi üretimden uzaklaştırıyorsa burada bir yanlışlık yok mu? Sözleşmeli tarımın örneklerinden biri olarak gösterilen şeker pancarı üretiminde çiftçi, daha ekim yapmadan maliyet hesabı yapıyor. Tohum, gübre, mazot, sulama, elektrik ve işçilik giderleri her geçen gün artıyor. Üretici bütün bu yükün altına giriyor, aylarca emek veriyor ve sonunda ürününü teslim ediyor. Peki, bütün bu emeğin karşılığı ne? Üreticiye fiyat açıklarken maliyetleri görmezden gelmek, yalnızca çiftçinin gelirini azaltmıyor. Gelecek yıl tarlaya ekilecek ürünün miktarını, fabrikanın üretim kapasitesini ve kent ekonomisinin çarklarını da etkiliyor. Üstelik şeker pancarı öyle herhangi bir ürün değil. Fabrikanın ham maddesi, hayvancılığın önemli girdilerinden biri ve kırsal ekonominin temel dayanaklarından. Fabrikayı ayakta tutmak istiyorsanız pancar üreticisini de ayakta tutmak zorundasınız. Birini diğerinden ayırarak sürdürülebilir bir üretim düzeni kuramazsınız.
Burada asıl çelişki de ortaya çıkıyor. Bir taraftan sözleşmeli üretimin çiftçiye alım güvencesi sağladığı anlatılıyor. Diğer taraftan üretici, açıklanan fiyatla maliyetlerini karşılayıp karşılayamayacağını sorguluyor. Alım garantisi elbette önemli. Ancak ürünü satabilmek başka, ürettiğine değecek bir gelir elde edebilmek bambaşka bir şey. Çiftçiye tarlasını ekmesini söylemek kolay. Zor olan, o tarladan geçimini sağlayabileceği bir düzen kurmak. Eğer üretici gelecek yıl pancar ekmekten vazgeçerse bunun hesabını yalnızca çiftçi mi verecek? Daha az pancar üretilirse fabrikanın ihtiyacı nasıl karşılanacak? Üretimin azalmasının sanayiye, istihdama ve tüketiciye yansıması nasıl önlenecek? Bunları bugünden düşünmek gerekiyor.
Çünkü tarımda yanlış hesabın faturası, yalnızca o yılın hasadıyla sınırlı kalmıyor. Bugün üreticinin kazanamadığı para, yarın ekilmeyen tarlalar, azalan üretim ve artan maliyetler olarak karşımıza çıkabiliyor. Şeker Fabrikası’nın Eskişehir için ne kadar önemli olduğunu konuşuyoruz. Peki, fabrikanın varlığını mümkün kılan çiftçinin geleceğini ne kadar önemsiyoruz? Fabrikayı koruyup üreticiyi kaybetmenin, üretimi desteklediğimizi söyleyip çiftçiyi tarladan uzaklaştırmanın izahı ne olabilir? Unutmayalım; fabrika bacasının tütmesi, tarlada pancarın yetişmesine bağlıdır. Tarladaki üreticinin hesabı tutmuyorsa bir gün fabrikanın hesabı da tutmayabilir. İşte o zaman sorulacak soru şudur: Üretimi korumak için kurulan sistem, üreticiyi tüketiyorsa kimi, neyi koruyoruz?