Her 29 Ekim’de yüreğim bir başka çarpar… Eminim yalnızca benim değil, milyonların da kalbi aynı heyecanla atar. Ben dünyaya gözlerimi açtığımda, henüz 35 yaşında, genç bir Cumhuriyet vardı. Bir baba ile evladı arasındaki yaş farkı kadar bir süre… Savaşın küllerinin yeni yeni söndüğü, yepyeni bir dünyaya ve ufuklara yelken açmaya hazırlanan genç bir ülkenin topraklarında doğmuşum.
Ve her 29 Ekim’de gözlerimin önünde bir fotoğraf canlanır. Binlerce fotoğrafın arasında öyle bir kare vardır ki hiç silinmez hafızamdan. Altında “Biz bu Cumhuriyeti böyle kurduk!” yazan o fotoğraf… Yoksulluğa, geri kalmışlığa ve bütün imkânsızlıklara rağmen özgürlüğü her şeyin üzerinde tutan insanların inancını, kararlılığını ve geleceğe duyduğu umudu anlatır. O fotoğraf, benim için yalnızca geçmişin bir belgesi değil, bir milletin yeniden ayağa kalkışının simgesidir.
1683’teki İkinci Viyana Kuşatması’nın ardından üç kıtaya yayılan, yedi denize hükmeden Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanma süreci hızlandı. Balkanlar’dan Kuzey Afrika’ya, Arap Yarımadası’ndan başka coğrafyalara uzanan topraklar birer birer elden çıktı. Vatan toprakları parçalanırken, özellikle Balkanlar’daki evlad-ı fatihan başta olmak üzere, gittikleri yerlerde şehirler kuran, toprağı işleyen ve medeniyet inşa eden insanların çocukları acıların, sürgünlerin ve büyük göçlerin pençesine düştü. Ardından Birinci Dünya Savaşı geldi. Emperyalist güçler Çanakkale’ye dayandı. Anadolu’yu paylaşmak, Türk milletini kendi vatanında esir etmek isteyen güçlere karşı bir millet ölüm kalım mücadelesine girişti. Çanakkale’de yüz binlerce insanın hayatını kaybettiği, tarihin en kanlı savaşlarından biri yaşandı. Fakat bu millet, canı pahasına vatanını savundu ve Çanakkale’yi geçilmez kıldı.
Ne var ki savaşın acıları bununla bitmedi. Sevr dayatmasıyla ordusu dağıtılmak, toprakları paylaşılmak ve bağımsızlığı elinden alınmak istenen yorgun bir millet, esarete mahkûm edilmeye çalışılıyordu. İstanbul işgal altındaydı. Anadolu’nun dört bir yanında karanlık günler yaşanıyordu. İşte tam da o günlerde, karanlığı yırtan bir ses yükseldi: “Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım. Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!” Bu ses, bir milletin bağımsızlık iradesiydi. 19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının Samsun’a çıkışıyla bu irade örgütlü bir mücadeleye dönüştü. Amasya’da milletin kaderini yine milletin belirleyeceği ilan edildi. Erzurum ve Sivas kongreleriyle bağımsızlık kararlılığı bütün yurda yayıldı. Ardından 23 Nisan 1920’de Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldı. Millet, kendi geleceğine sahip çıkmak için iradesini kendi temsilcilerinin çatısı altında birleştirdi. Kurtuluş Savaşı, yokluklara ve imkânsızlıklara rağmen zaferle sonuçlandı.
Ve 29 Ekim 1923… Küllerinden yeniden doğan bir millet, Türkiye Cumhuriyeti’ni ilan ederek dünyaya tarihî bir mesaj verdi: Bu millet bağımsızlığından vazgeçmez; kendi devletini kurar, kendi geleceğini belirler. İşte o fotoğraf karesi, benim için bütün bu mücadelenin özetidir.
Ve o fotoğraf her 29 Ekim’de bize yeniden seslenir: Biz bu Cumhuriyeti yokluklar içinde, inançla, mücadeleyle ve bağımsızlık aşkıyla kurduk. Onu yaşatmak da gelecek kuşaklara daha güçlü bir ülke bırakmak da bizim sorumluluğumuzdur. Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, Cumhuriyetimizi kuranları, bu toprakları vatan yapan şehitlerimizi ve gazilerimizi minnetle anıyorum.
29 Ekim Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun!