Zaman öyle hızlı geçiyor ki… Daha dün Ramazan’a “hoş geldin” dedik, bugün vedanın eşiğindeyiz. Yarın bayram… Ama insanın içinden taşan o eski bayram heyecanı nerede? İşte asıl soru bu.
Ramazan boyunca öyle yoğun, öyle hızlı bir gündemin içinde savrulduk ki, ne yaşadığımızı tam anlamıyla hissedebildik ne de durup kendimize bakabildik. Belki de asıl kaybımız burada başladı. Çünkü galiba biz, sadece zamanı değil; birbirimizi de kaybettik.
Eskiden Ramazan demek; komşuluk demekti. Aynı sofranın etrafında toplanmak, bir tabak yemeği paylaşırken gönlü de paylaşmaktı. Sokak iftarları vardı… Çocukların koşturduğu, büyüklerin sohbet ettiği, aynı mahallenin insanlarının bir araya geldiği o sıcak akşamlar… Şimdi neredeler?
Akşam ezanına dakikalar kala yaşanan o tatlı telaşı hatırlıyor musunuz? Komşudan eksik bir şey istemenin utanç değil, samimiyet olduğu günleri… Kapıların kapalı değil, gönüllerin açık olduğu zamanları… Bugün ise aynı apartmanda yaşayan insanlar birbirini tanımıyor. Aynı kapıdan girip çıkanlar, birbirine yabancı. Selam vermenin bile zorlaştığı, ilişkilerin yönetim planlarına, aidatlara ve profesyonel sistemlere sıkıştığı bir şehir hayatı…
Sadece komşuluk mu değişti? Hayır…
Bir zamanlar otobüs duraklarında uzun kuyruklar olurdu. Ama o kuyruklarda bir düzen, bir saygı vardı. Kimse kimsenin önüne geçmezdi. Şimdi ise sabır yerini aceleye, saygı yerini umursamazlığa bıraktı. Toplu taşımada gençler kulaklıklarıyla kendi dünyalarına kapanmış durumda. Göz göze gelmekten bile kaçınan, sanki gerçek hayattan kopmuş bir nesil…
Ya yaşlılar? Onlar da çoğu zaman kendi aralarında çözmeye çalışıyor hayatı. Birbirlerine yer vermeye çalışan, inceliği hâlâ taşıyan ama giderek yalnızlaşan insanlar…
Şimdi dönüp kendimize sormanın zamanı: Nasıl bir bayrama gidiyoruz? Ben bilmiyorum… Siz biliyor musunuz? İçimde bir boşluk, bir baş dönmesi… Sanki bir şeyler eksik ama ne olduğunu tam tarif edemiyoruz.
Bu bayram nereye gideceksiniz? Bir yerlere mi, yoksa birilerine mi? Ben kendi kendime “otur oturduğun yerde” diyorum. Belki kapı çalar… Belki unutulmuş bir gelenek yeniden hatırlanır. Belki bir selam, bir ziyaret, bir küçük hatırlayış… Ama açık konuşayım… Bizim kuşağın beklentileri eskisi gibi değil. “Umudum var mı?” diye sorarsanız… Var demek isterdim ama yok denecek kadar az. Yine de insan sormadan edemiyor: Belki sizde vardır o umut… Çünkü biz, farkında olmadan bir yolculuğa çıktık. “Bindik bir alamete…” Gidiyoruz… Ama nereye? Bayrama mı, yoksa bayramdan uzak bir yere mi?
Şimdi size bir tavsiye… Eğer varsa büyükleriniz mutlaka kapılarını çalın, sizi pencerede bekleyen bir anneniz, kapılarda karşılayacak bir babanız büyüğünüz varsa onları bekletmeyin! Kapı komşunuzu ihmal etmeyin, onlar sizi şaşırtmadan önce siz onları şaşırtın ve bayramda umutların tükendiği anda kapılarını yoklayın… Bunu yapmak için gerekçe mi arıyorsunuz? Onu da söyleyeyim; Empati yapın, yarınlarınızı düşünün ve deyin ki kendi kendinize, “Beni bu bayramda ne mutlu eder?” Gelin bu bayram kendimize küçük bir mutluluk kapısı aralayalım…
Herkese ve hepinize iyi bayramlar…
