Şimdi size iki haber başlığı vereceğim. Birincisi: "Türkiye enflasyonda dünya devlerini solladı: Gıda fiyatları 2005'ten bu yana 53 kat arttı." İkincisi: “Bir yılda üç ay faize çalışıyoruz." Aslında bu iki başlık, ülke ekonomisinin içinde bulunduğu durumu anlatmak için yeter de artar bile.

Bir tarafta mutfak yangını... Diğer tarafta finansman yükü... Bir tarafta geçim derdi... Diğer tarafta üretim ve yatırımın önündeki engeller...

Ekonomiyi anlatan yüzlerce rapor, binlerce veri var. Ancak vatandaşın hissettiği gerçek, çoğu zaman istatistik tablolarında değil, market raflarında ve ay sonu hesaplarında gizlidir. Bugün emekli maaşını alan bir vatandaşın ilk yaptığı şey, zam haberlerini takip etmek oluyor. Asgari ücretli, maaşının hangi harcamalara yetip hangilerine yetmeyeceğinin hesabını yapıyor. Memurundan işçisine, esnafından çiftçisine kadar herkes aynı soruyu soruyor: "Bu şartlarda nasıl geçineceğiz?"

Gıda fiyatlarının son yirmi yılda 53 kat artmış olması sıradan bir veri değildir. Bu rakam, milyonlarca insanın satın alma gücündeki erimeyi, yaşam standartlarındaki gerilemeyi ve gelecek kaygısını anlatan önemli bir göstergedir. Üstelik mesele sadece vatandaşın mutfağıyla da sınırlı değil. Ekonomide yüksek faiz politikalarının ortaya çıkardığı maliyetler de iş dünyasının omzuna ciddi yükler bindiriyor. Sanayici yatırım yaparken iki kez düşünüyor. Esnaf kredi kullanırken hesap üstüne hesap yapıyor. Tüccar önünü görmekte zorlanıyor. Üretici ise maliyet baskısıyla mücadele ediyor. İşte tam da böyle dönemlerde toplumun farklı kesimlerinin sesi daha gür çıkardı.

Meslek odaları... Sivil toplum kuruluşları... İş dünyasının temsilcileri... Sendikalar... Ekonomik sorunlar büyüdüğünde daha fazla açıklama yapar, daha güçlü taleplerde bulunur, çözüm önerilerini daha yüksek sesle dile getirirdi. Çünkü bu kurumlar sadece üyelerini temsil etmezler; aynı zamanda toplumun nabzını tutarlar. Geçmişte Eskişehir Ticaret Odası'nın, Eskişehir Sanayi Odası'nın, Eskişehir Esnaf ve Sanatkârlar Odaları Birliği'nin yaptığı açıklamalar sadece yerel basında değil, Ankara'da da yankı bulurdu. Çünkü sahadan gelen sesin bir ağırlığı vardı. Bugün ise farklı bir tabloyla karşı karşıyayız.

Açıklamalar yapılıyor. Toplantılar düzenleniyor. Sorunlar dile getiriliyor. Ama sanki sesler eskisi kadar uzağa ulaşmıyor. Belki de daha doğru ifade etmek gerekirse; sesler çıkıyor ama yankı bulmuyor. Bu durumun nedenleri üzerine düşünmek gerekiyor. Acaba kurumlar mı daha temkinli davranıyor? Yoksa toplumun sorunlara karşı duyarlılığı mı değişti? Belki de yaşanan ekonomik sıkıntılar o kadar uzun süredir hayatımızın bir parçası haline geldi ki, insanlar artık birçok olumsuzluğu normal karşılamaya başladı. Asıl tehlike de burada yatıyor. Çünkü toplumlar sorunlarla mücadele ederek güçlenirler; sorunları kanıksayarak değil.

Hayat pahalılığına alışmak... Trafik çilesine alışmak... Gelir yetersizliğine alışmak... Yüksek faizlere alışmak... Bunların hiçbiri normalleşmemeli. Normalleştiği anda çözüm arayışı da zayıflamaya başlar. Bugün vatandaşın en büyük beklentisi, sorunlarının görülmesi ve duyulmasıdır.

Çünkü duyulmayan sorun çözülemez. Dikkate alınmayan talepler karşılık bulamaz. İşte bu yüzden meslek kuruluşlarının, odaların, sendikaların ve sivil toplum örgütlerinin sesi her zamankinden daha fazla önem taşıyor. Onların görevi sadece üyelerinin sorunlarını raporlamak değil, gerektiğinde kamuoyu oluşturmak, çözüm yollarını ortaya koymak ve karar vericilere sahadaki gerçeği anlatmaktır.