TÜİK, hepimizin büyük (!) heyecanla (!) beklediği Haziran ayı enflasyon oranlarını açıkladı… Hani "Perşembe'nin gelişi Çarşamba'dan bellidir" atasözü vardır ya… İşte tam da ona uygun rakamlarla karşılaştık. Kaşığın sapının ucunu gördük, kepçe ise yine iktidarın elinde kaldı. Aslında bu sonuç kimse için sürpriz olmadı. Tıpkı Aralık 2025 enflasyon rakamlarında olduğu gibi, Haziran ayı verilerinin de düşük açıklanacağı yönünde kamuoyu çok önceden hazırlanmıştı. Günlerdir yapılan beklenti anketleri yüzde 1 civarında bir enflasyon oranını işaret ediyordu. Nitekim piyasa beklentilerinin ortalaması yüzde 1,04 seviyesindeydi.
Ancak şu gerçeği de göz ardı etmemek gerekiyor. Bu anketleri yapan ekonomi çevreleri de sonuçta TÜİK'in hangi ürünleri hangi ağırlıklarla değerlendirdiğini, hangi fiyatları esas aldığını tam anlamıyla bilmiyor. Çünkü enflasyon hesaplamalarına esas teşkil eden ürün listeleri ve fiyatlama yöntemleri konusunda kamuoyunun ulaşabildiği bilgiler oldukça sınırlı. Hal böyle olunca yapılan tahminler de doğal olarak bilinmeyenler üzerine kurulu bir hesaplamadan öteye geçemiyor. Sahi… Kasım ayına kadar TÜİK verilerine göre bile yüksek seyreden enflasyon rakamlarının ardından Aralık 2025'te açıklanan oranı hatırlayanınız var mı? Ben söyleyeyim… Yüzde 0,87. Peki Haziran 2026 enflasyonu kaç açıklandı? Yüzde 0,99... Çok mu şaşırdık? Yok canım… Niye şaşıralım ki?
Artık rakamlardan çok, o rakamların nasıl ortaya çıktığı tartışılıyor. Açıklanan sonuçlardan ziyade, sonuca giden yol merak ediliyor. Çünkü insanların zihnindeki soru artık aynı: "Bu rakam gerçekten hayatın içindeki enflasyonu yansıtıyor mu?"
Yeri gelmişken kendi hayatımdan hiç unutamadığım bir anıyı paylaşmak istiyorum. Ortaokul ikinci sınıfa gidiyordum. Rahmetli Matematik Öğretmenimiz İbrahim Erdem'in yaptığı klasik bir yazılı sınavdaydık. Masamızın üzerinde cetvel, pergel, gönye ve açıölçer eksik olmazdı. Sorulardan birinde bizden bir yamuk çizmemiz istenmişti. Ben de cetvel, gönye ve pergel yardımıyla son derece düzgün bir yamuk çizdim. İşim bitince de şekil daha estetik görünsün diye pergelin bıraktığı bütün izleri sildim. Bana göre ortaya kusursuz bir şekil çıkmıştı. Hatta kendi kendime oldukça da beğenmiştim. Ancak sınav sonuçları açıklandığında beklediğim notu alamadım. Hemen rahmetli hocamın yanına giderek itiraz ettim ve kâğıdımı görmek istedim. Kâğıdı elime aldığımda yamuğun üzerinde kocaman kırmızı bir çizgi ve sıfır puan vardı. Şaşkınlık içinde, "Hocam ama şekil doğru..." dedim. Rahmetli İbrahim Hoca bana her zamanki ciddi bakışıyla döndü ve hayatım boyunca unutamadığım şu cümleyi söyledi: "Doğru çizmişsin. Ama bu sonuca nasıl ulaştığını gösteren pergel izlerini silmişsin." İşte o gün çok önemli bir şey öğrenmiştim. Sadece doğru sonuca ulaşmak yetmiyordu. O sonuca hangi yöntemle ulaştığını da gösterebilmek gerekiyordu. Bugün TÜİK verilerine yönelik tartışmaların temelinde de aslında tam olarak bu yatıyor.
Ortaya çıkan sonuç doğru da olabilir, yanlış da olabilir. Ancak o sonuca ulaşılırken hangi verilerin esas alındığını, hangi fiyatların dikkate alındığını ve hesaplamanın nasıl yapıldığını yeterince ortaya koyamazsanız, insanların o sonuca güvenmesini bekleyemezsiniz. İşlemi ne kadar doğru yaparsanız yapın, o işlemi doğrulayacak izleri ortadan kaldırırsanız inandırıcılığınız ister istemez zedelenir. TÜİK'e yönelik güven tartışmalarının temel nedeni de budur. Çünkü ekonomi, sadece rakamlarla değil; güvenle de yönetilir. Güven ise şeffaflıkla sağlanır. Rahmetli matematik öğretmenimin yıllar önce söylediği o cümle bugün de hâlâ kulaklarımda çınlıyor: "Pergel izlerini silersen, doğruyu çizmiş olsan bile kimseyi ikna edemezsin." Belki de bugün yaşadığımız tartışmanın özeti tam olarak budur.