29 Ekim, takvimde sıradan bir bayram günü değildir. Türk milletinin emperyalizme karşı verdiği ölüm kalım mücadelesinin, bağımsızlık iradesinin ve kendi geleceğine sahip çıkma kararlılığının tarihidir. Cumhuriyet, işte bu büyük mücadelenin eseridir. Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları, emperyalist devletlerin paylaşmak istediği bir vatanı ayağa kaldırdı. Samsun'dan Ankara'ya, Sakarya'dan Büyük Taarruz'a uzanan mücadele, yalnızca bir ordunun zaferi değildi. Cumhuriyet'in özü, bayrakları dalgalandırmaktan ve meydanlarda coşkuyla yürümekten ibaret değildir. Bağımsızlığı korumak, ülkenin siyasi kararlarını kendi millî çıkarları doğrultusunda alabilmek, ekonomisini üretebilir hale getirmek ve Türk askerinin hangi amaçla, kimin hesabına görev yapacağını milletin iradesine bağlamaktır. Cumhuriyet'in mayasında antiemperyalizm var. Türkiye Cumhuriyeti, emperyalizmin çizdiği sınırlara boyun eğerek kurulmadı. Tersine, Sevr'i dayatanlara karşı verilen bağımsızlık savaşının ardından doğdu.

BAĞIMSIZLIKTAN VAZGEÇMEDİK

Anadolu halkı yoksuldu. Ülkenin kaynakları tükenmiş, şehirleri işgal edilmiş, ordusu dağıtılmıştı. Buna rağmen millet, bağımsızlığından vazgeçmedi. Çünkü biliyordu ki başkasının himayesinde yaşamak, kendi vatanında bile özgür olamamak demekti. Atatürk'ün önderliğindeki Millî Mücadele'nin tarihsel anlamı budur. Cumhuriyet'in kuruluşu, aynı zamanda egemenliğin saraydan millete geçmesidir. 23 Nisan 1920'de Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılmasıyla kurumsallaşan millî irade, 29 Ekim 1923'te Cumhuriyet'in ilanıyla yeni bir devlet düzenine kavuştu.

Cumhuriyet Bayramı yaklaşırken Türkiye'nin dış politikası ve bölgesel gelişmeler üzerine düşünmek zorundayız. Çünkü bağımsızlık, yalnızca geçmişte kazanılmış bir hak değil, her gün yeniden savunulması gereken bir devlet ilkesidir. Bugün Yemen üzerinden gündeme gelen askerî iş birliği tartışmaları da bu açıdan değerlendirilmelidir. Türkiye, komşularıyla ve bölge ülkeleriyle iş birliği yapabilir. Diplomasi geliştirebilir, terörle mücadele edebilir, barış girişimlerine öncülük edebilir. Ancak bütün bunların ölçüsü, Türkiye'nin güvenliği, milletimizin çıkarları ve bağımsız dış politika anlayışı olmalıdır.

Bir ülkenin ekonomik kaynak arayışı, askerî kararlarını dış baskılara açık hale getirmemelidir. Ekonomik sıkışmışlık nedeniyle alınacak yanlış bir karar, yalnızca dış politikada değil, ülkenin geleceğinde de ağır sonuçlar doğurabilir.

PAZARLIK KONUSU YAPILAMAZ
Cumhuriyet'in bize öğrettiği temel derslerden biri, bağımsızlık pazarlık konusu yapılamaz oluşudur.
Ekonomide bağımlılık, siyasette bağımlılık getirir

Tam bağımsızlık yalnızca askerî ve siyasi bir mesele değildir. Ekonomik bağımsızlık olmadan siyasi bağımsızlığı korumak da güçleşir.

Borçla yaşayan, üretmek yerine ithalata yönelen, temel ihtiyaçlarını dışarıdan karşılamak zorunda kalan bir ülkenin hareket alanı daralır. Bugün çiftçinin gübre, mazot ve tohum maliyetleriyle boğuştuğu, sanayicinin finansman ve enerji giderleri karşısında üretimi sürdürmeye çalıştığı bir ortamda Cumhuriyet'in ekonomik hedeflerini yeniden hatırlamak gerekiyor. Atatürk döneminde sanayileşme, demiryolları, şeker fabrikaları, eğitim kurumları ve kamu yatırımları, genç Cumhuriyet'in kendi ayakları üzerinde durma çabasının parçalarıydı. Amaç yalnızca ekonomik büyüme değildi. Ülkenin temel ihtiyaçlarını karşılayabilen, kendi teknolojisini geliştirebilen, üreticisini koruyabilen bir Türkiye ortaya çıkarmaktı.

ÜRETİMDEN KOPAMAYIZ
Çiftçi üretimden koparsa gıda güvenliği zayıflar. Fabrikalar kapanırsa istihdam azalır. Bilim ve teknolojiye yatırım yapılmazsa dışa bağımlılık derinleşir. Gençler emeklerinin karşılığını alamazsa Cumhuriyet'in geleceği olan insan kaynağımız zarar görür.

Bağımsızlığın ekonomik temeli, üretimdir. Üretimin temeli ise planlama, bilim, eğitim ve emeğe saygıdır.

Komşularla düşmanlık değil, bölgesel barış

Türkiye'nin coğrafyası, ona büyük fırsatlar kadar önemli sorumluluklar da yüklüyor. İran, Irak, Suriye ve diğer bölge ülkeleriyle ilişkilerimiz, yalnızca günlük siyasi hesaplarla belirlenemez. Bölgemizdeki savaşlardan en fazla etkilenenlerden biri Türkiye'dir. Güvenlik sorunları, göç hareketleri, enerji maliyetleri ve ticaret yollarındaki belirsizlikler doğrudan ülkemize yansıyor.

Bu nedenle Türkiye'nin önceliği, bölge ülkelerinin egemenliğine saygı gösteren, sorunları diplomasi yoluyla çözmeye çalışan ve dış müdahalelerin yarattığı gerilimleri azaltan bir politika olmalıdır. ABD'nin ve diğer büyük güçlerin bölgedeki stratejileri karşısında Türkiye, kendi millî çıkarlarını bağımsız biçimde değerlendirmelidir. Hiçbir ülkenin politikası otomatik olarak Türkiye'nin politikası haline gelmemelidir.

Filistin halkının kendi devletine sahip olma hakkını savunmak, sivillerin yaşamını korumak ve bölgedeki kalıcı barışı desteklemek de bu anlayışın parçasıdır. Aynı şekilde Yemen'de ve başka ülkelerde yaşanan çatışmaların sona ermesi, halkların kendi geleceklerini belirleyebilmesi ve dış müdahalelerin önlenmesi önemlidir.

BAYRAMIN GERÇEK ANLAMI

29 Ekim'de çocuklarımızın ellerine bayrak vermek, meydanları kırmızı beyaza boyamak, Atatürk'ü anmak elbette değerlidir. Ancak bunların anlamı, Cumhuriyet'in hangi koşullarda kurulduğunu ve hangi değerler üzerine yükseldiğini kavradığımız ölçüde büyür. Cumhuriyet, halkın egemenliğidir. Tam bağımsızlıktır. Üretimdir. Bilimdir. Eğitimdir. Hukuk devletidir. Yurttaşların eşitliğidir. Cumhuriyet'i korumak, onun kurucu değerlerini bugünün sorunları karşısında yeniden hayata geçirmektir. Türkiye'nin kendi kararlarını alabilmesi, üreticisinin emeğinin karşılığını kazanması, gençlerinin geleceğe güvenle bakması ve Türk askerinin yalnızca milletin güvenliği için görev yapması, bu mücadelenin birbirinden ayrılmaz parçalarıdır.

Atatürk'ün mirası, yalnızca geçmişte kazanılmış bir zaferin hatırası değildir. Bugünün sorunlarını çözmek için de yol gösteren tarihsel bir birikimdir. Cumhuriyet, milletin kendi kaderine sahip çıkmasıdır. Ve tam bağımsızlık, dün olduğu gibi bugün de Cumhuriyet'in vazgeçilmez şartıdır.