2024’e “Emekliler Yılı” denildi, umutlar yeşerdi. Memura verilen ve emeklisine de verileceği söylenen seyyanen zam beklendi. Ancak maalesef emekli umduğunu bulamadı.

Ardından 2025 “Aile Yılı” ilan edildi, beklentiler biraz daha arttı. Takvimler değişti, söylemler değişti; netice itibariyle emeklinin sofrasındaki ekmek küçülürken sıkıntılar daha da derinleşti.

Memura verilen seyyanen zam, çalışma hayatındaki adaletsizlikleri gidermek için atılmış bir adım olarak sunuldu. Peki, aynı adım emekliye neden atılamadı? Yıllarca prim ödemiş, ülkenin yükünü sırtlamış, bugün yaşamını yalnızca maaşıyla sürdürmeye çalışan emekli, bu denklemde neden yok sayıldı?

Enflasyon karşısında eriyen maaşlar, market raflarında her hafta değişen etiketler, kira ve faturalar ile emekliler hayat mücadelesine devam ediyor.

“Emekliler Yılı” ilan edildiğinde beklenti; maaşların insanca yaşam düzeyine getirilerek en azından enflasyon karşısında korunmasıydı. Oysa gelinen noktada emekli açlık sınırının çok altında hayat mücadelesi vermeye çalışıyor.

Üstelik seyyanen zam gibi kalıcı bir düzenleme, çok beklenilmesine ve ümit edilmesine rağmen emeklinin kapısını hiç çalmadı. Neden?

Emekli, çalışmadığı için mi bu ülkenin bütçesinden pay alamıyor? Dün üreten eller, bugün unutulmaya, görmezden gelinmeye mi çalışılıyor?

Bu yıl “Aile Yılı” denildi. Aile denince emekli ve ailelerini görmezden mi geleceğiz? Emekli anne-babalar ailenin parçası değiller mi? Torununa harçlık veremeyen dede, pazardan fileyi yarım dolduran nine aile kavramının acaba neresinde duruyor?

Aileyi ayakta tutan dayanışmanın, en kırılgan halkası olan emeklilerin güçlendirilmeden nasıl sağlanması düşünülüyor? Maalesef pek çok emekli mevcut şartlarda çalışmak zorunda kalıyor. Bu aynı zamanda arkadan gelen genç istihdamının önünde bir engel değil mi?

Bir ülkede gelir adaletinin, yalnızca çalışanla değil, çalışmış olanı da dahil ederek kurulması gerekmez mi? Emekli maaşı bir lütuf değil; alın terinin, ödenmiş primlerin karşılığı değil midir? Bugün emeklinin talebi olağanüstü bir refah değil; kirasını ödeyebildiği, ilacını aksatmadan alabildiği, torununa harçlık verebildiği, çocuklarına muhtaç olmadığı, mutfağında tencerenin kaynadığı onurlu bir hayat.

Seyyanen zam memura verildiğinde “bütçe imkanları” denildi. Yanlış anlaşılmasın elbette memura verilen seyyanen zamma itirazımız olamaz. Verilen seyyanen zam emeklisine neden verilemedi? İtirazımız emekliye gelince aynı imkanlar neden kullanılamıyor?

Üstelik emekli maaşları arasındaki makas her geçen yıl daha da açılıyor. Aynı yılları çalışmış insanlar arasında bile derin uçurumlar oluşuyorken; bu durum yalnızca cüzdanları değil, toplumsal vicdanı da yaralıyor.

Elbette sorun rakamlarda değil önceliklerde Çözüm bellidir. Bence çözüm; emekliye seyyanen ve kalıcı bir artış, maaşların enflasyon karşısında otomatik korunmasıdır. En önemlisi de emeklinin, bu ülkenin asli unsurlarından görülmesidir.

Gelirlerimiz adaletli paylaşıldığında, sözler icraata dönüştürüldüğünde ve emekli hatırlandığında emeklilerin problemleri daha rahat çözülebilecektir.

İşte o güne kadar vicdanların kapısını çalmaya devam edecek şu soruyu yüksek sesle sormamız gerekiyor. Emeklinin yüzü gülecek mi?