Zaman zaman suni gündemlerin dışına çıkarak “kuraklık, çölleşme” gibi tehlikelere dikkat çekmek için bir şeyler yazıp çiziyorum. Gazeteci her şeyi bilen değil, her şeye duyarlılık göstermesi gereken bir mesleği temsil eder. Spordan siyasete, sağlıktan ekonomiye, tarımdan ticarete kadar hayatın her alanındaki gelişmelere kulak kabartan, önünde olduğu kadar arkasında da gözleri olan insanlar olması gerekir gazetecilerin. Somut gerçeklikler üzerinden yarınlara dair endişeleri içinde barındıran insanlardan biri olarak Eskişehir’i önceleyerek bir şeyleri anlatmaya gayret ediyorum.

Eskişehir gerçek anlamda hepimizin bilmesi gerektiği kadar bir kuraklık ve çölleşme tehdidi altında: yer altı sularımız çekiliyor. Her yıl çakılan sondajların derinliği biraz daha artıyor. Çünkü hayatın hava ile birlikte en önemli unsurlarından biri olan suyun azaldığını yetkili yetkisiz herkes söylüyor. Önlem konusuna gelince yine herkes topu birbirine atıyor. Örneğin Eskişehir ovası olarak bilinen Sakintepe ve Muttalıp’taki sebze üretim alanlarında üretici neyle uğraşıyor nasıl boğuşuyor kim biliyor? Türkiye o hale geldi ki eken, biçen para kazanamadığı için her yıl ekili alan miktarı azalıyor. Tüketici pazarda ürünün yanına yaklaşmaya çekiyor vesaire… Bütün bunların ana sebeplerinden birisi arz talep ve üretim maliyetlerindeki artıştan başka bir şey değil.

Dün haber sitelerinden birine yansıyan haberde şu görüşlere yer veriliyordu; “Tarlada “kıtlık" sinyali: Meyve üretimi yüzde 30, tahıl yüzde 12 eridi. Kuraklık ve verim kaybı, Türkiye tarımında büyük bir düşüşe yol açtı. TÜİK verilerine göre 2025 yılında bitkisel üretim genel toplamda yüzde 9 azaldı. Tahıllar ve diğer bitkisel ürünlerde üretim 68,1 milyon tona, sebzelerde 33,3 milyon tona, meyve, içecek ve baharat bitkilerinde ise 19,6 milyon tona düştü. Buğday %13,7, elma %48,3, kiraz %70,6 azalırken sadece mısır %4,9 arttı. Tarımda düşüş en sert meyve grubunda yaşandı.”

Haber kaynağı verilerini TÜİK’e dayandırıyor. Yukarıdaki haberin devamında olacak şey belli. Arz-talep dengesi bozulduğundan ürünün tarladan pazara gelişinde anormal bir fiyatlama ile karşı karşıya kalacağız. Daha düne kadar ihracat yapmakla övündüğümüz sebze ve meyve üretiminde tıpkı et ve et ürünlerinde olduğu gibi artık ithalat bile kaçınılmaz hale gelebilecek.

Neden bu noktaya geldik dersiniz? Üreticiyi koruyamıyoruz, tüketiciyi de koruyamıyoruz. Sahi biz ne yapıyoruz. Bir taraftan hayvancılıkta, diğer taraftan temel gıda ürünlerinde, sebze ve meyve üretiminde sıkıntılar yaşıyoruz. Sonra da birbirimize dönüp soruyoruz, “Neden böyle oluyor?” Cevabı basit, kurallar belli ama, ne cevaba kulak veriyoruz, ne de kurallara uyuyoruz. İç Anadolu’nun Çukurovası diye nitelendirdiğimiz Sakarya havzasında neler olup bitiyor dönüp bakmıyoruz bile. Dönüp baksak da burada üreticinin derdine derman olmaktan uzak kalıyoruz.

Hemen şu kadar ifade edeyim ki yakın gelecekte orta Sakarya Vadisi’nde üretim duracak. Çünkü üreten insanların yavaş yavaş bölgeyi terk ettiğine tanıklık ediyoruz. Asıl üretimi yapacak olan nüfusun 50 yaş ortalamasının üzerine çıktığını ve yaşlandığını biliyoruz. Çoğu insan emeğine dayanan ve gübreden ilaca her şeyin ateş pahası olduğu bir üretim modelinde hiçbir desteğe ihtiyaç duymadan sürdürülebilir bir tarımsal hayat için artık birilerinin tayın altına elini koyması gerekiyor. Yerel yönetimlerin sembolik katkıları ile geçim kaygısındaki gençleri tarım sektörünün içinde tutmak imkanının kalmadığını söylersek yanlış bir şey ifade etmiş olmayız. Sanki üretim açısından şöyle geriye dönüp baktığımızda bugün için “Daha bugünler iyi günlerimiz mi?” diyeceğiz.