Seçimlerden önce meydanların ve liderlerin en önemli tartışılan“sığınmacılar ve mülteciler” konusuydu. Her iki tarafında sığınmacı veya mültecilerin geri dönüşü konusunda plan ve programlar açıkladılar. Bu gerçekleşir mi, gerçekleşmez mi bilmiyorum. Türkiye’nin demografik yapısını tehdit eden resmi rakamlara göre 3.5 milyon, gayri resmi söylentilere göre 10 milyon civarında sığınmacı, kaçak ve mülteci konumunda yabancı ülke vatandaşı ülkemiz sınırları içerisinde yaşıyor. Bu insanların Türkiye’de yaşaması tek başına hayatta kalma mücadelesinden ibaret olsa sorun yok.
Elbette insan hakları ve insanın en temel hakkı olan yaşam hakkı bakımından can güvenliğinin sağlanması hangi ad altında olursa olsun önemlidir. Bu sığınmacıların uzun süreli ve geri dönüşü olmayan bir sürece doğru gitmesi, ekonomiden, sosyal hayata kadar her alanda varlıklarını hissettirmeye başlamaları bugünü değil geleceğimizi yakından ilgilendiren en ciddi sorunu oluşturuyor.
İş gücü olarak her türlü sosyal güvenceden yoksun bir şekilde ve belirlenen asgari ücretin altındaki rakamlara razı olan bu kesimin geri gönderilmesi konusunda sermayenin çok sıcak olduğunu düşünmüyorum. Hatta bir siyasetçinin “Türk ekonomisini mülteciler ayakta tutuyor” şeklindeki ifadelerinin olduğunu biliyoruz. Hatta bazıları bir dönem Almanya’ya giden gurbetçilerimizin Alman ekonomisine yaptıkları katkılar ile sığınmacı ya da mültecilerin ekonomimize katkısını karşılaştırma işgüzarlığını yaptıklarını da biliyoruz. Yapılan değerlendirme öylesine saçma ki! Almanya Türkiye’den ve bazı ülkelerden işgücü transferi yaparken insanları tek tek sağlık muayenelerinden geçirip öyle kabul etti. Gurbete çalışmaya giden vatandaşlarımız on yıllarca gayri insani şartlarda toplama kampı gibi yerlerde kalarak sosyal hayata katılımlarının bile önüne geçildi. Çok uzun yıllar üçüncü kuşağa kadar ikinci sınıf insan muamelesi yapıldı. Türkiye’de bulunan mültecilerin ve sığınmacıların konumu aynı mı?
Bu konuyu niye yazdığıma gelince… Geçtiğimiz gün İstiklal Mahallesi Esnafı sokakta yürüyorum, hava biraz güzel iki çocuk Şair Fuzuli Caddesine yakın yerde futbol topu ile oynuyorlar. Bu arada çocuklardan birisine az ötede kapının önünde oturan yabancı olduğu anlaşılan bir kadın sesleniyor. İlk etapta çok dikkatimi çekmese de çocuklardan birisi diğerine, “senin annen Türkçe bilmiyor mu?” sorusunu yöneltmesi ile birden kafamı kaldırıp bakıyorum… Çocuğun sorusu kafamda deli düşüncelerin oluşmasına sebep oluyor. Sadece bu kadar değil elbette. Az ileriye gidiyorum eczane var, onun önünde yine yabancı uyruklu olduğu anlaşılan bir kadın, çocuk arabasında bir arabanın her iki yanında iki olmak üzere üç çocukla birilerini bekliyor ve yine başka bir dilde onlarla sohbet ediyor. Biraz daha ilerliyorum saçı sakalı birbirine karışmış bir adam, sırtındaki ceket dikiş yerinden ortaya bölünmüş, önünde bir geri dönüşüm arabası, üzerinde bir kız çocuğu geri dönüşümlerin üzerine oturmuş her türlü hastalığa açık elinde bir su şişesi, yanında bir başka çocuk. Hangisine acıyacaksın, üzüleceksin…
Sonra kendi kendime diyorum ki, “iyi ki Anadolu var, iyi ki Türkiye var!” Var da nereye kadar acaba? Türkiye’nin kaynakları, insanımızın merhameti ve vicdanlı tavırları, paylaşımcılığı herkesi kucaklamaya yetmesine yeter de gerçekten nereye kadar?
Yaşadığımız coğrafyanın bize çıkardığı bir fatura var. Ancak bu faturayı niye hep biz ödüyoruz? Emperyal devletlerin güç savaşlarının sebep olduğu mağduriyetlerin faturasını niye hep biz ödemek zorunda kalırız? Hala aklımdaki deli soru “senin annen Türkçe bilmiyor mu?”dan başka bir şey değil.