Haber şöyle; “Vatandaşın alım gücü erimeye devam ediyor: 1.000 liralık sepet bir yılda 540 lira zamlandı. Türkiye’de vatandaşların sofrası her geçen ay biraz daha küçülüyor. Birleşik Kamu-İş’in Aralık 2025 verilerine göre temel gıda fiyatları yıllık ortalamada yüzde 54 arttı, aylık artış yüzde 2,6 oldu. Gıda fiyatları 67 aydır kesintisiz yükseliyor. 2024’te 1.000 liraya doldurulan aynı gıda sepeti 2025’te 1.540 liraya mal oldu. Eylül 2021’den bu yana gıda fiyatları yüzde 1.508 artarken, ücret artışları bu yükselişin gerisinde kaldı.”
Yapılan araştırmalar ve ortaya çıkan veriler yukarıda gibiyken biz hala asgari ücreti ve emekli maaşlarına yapılacak artışları tartışmaya devam ediyoruz. Asgari ücretin nesini tartışıyorsak… Acı gerçek ve tablo bu kadar net…
Bu gerçeklere rağmen hala, “Asgari ücret yüzde 20-25 veya 30 artsın” tartışması bu kadar anlamsız. Her şart altında 30 bin TL’nin altında kalacak bir ücretin nesini tartışıyoruz ki? Bu arada tartışıldığı ileri sürülen rakamları ben kafamdan uydurmuyorum. Rakamlar yabancı bankaların Türkiye ekonomisi üzerine yaptığı tahminlerden alıntıdır. Asgari ücretin bu sınırlarda kalması demek vatandaşın yine ve daha fazla fakirleşmesi demek değil de nedir? Lafa bak hizaya gel. Ne diyor Hazine ve Maliye Bakanı, “Dar ve sabit gelirli kesimlerin alım gücünü koruyacağız!” bunu da önümüzdeki yılın tahmin edilen enflasyon verileri üzerinden yapıyor. Bakana göre önümüzdeki yıl enflasyon “Yüzde 20’nin altında gerçekleşecek!”
2024 yılında gerçekleşen enflasyon rakamlarına rağmen dar ve sabit gelirli kesimlerin başta emekli ve asgari ücretlinin yüzde 30’luk maaş artışıyla uğradığı kayıp kafadan yüzde 15 oldu. Bu yıl da enflasyon rakamları TÜİK verilerine göre yüzde 30’un üzerinde gerçekleştiğine göre… TÜİK rakamları ile bile emekli, asgari ücretli reel anlamda kayba uğramayacak mı? Her yıl reel kayıpları artan milyonlarca asgari ücretlinin ve yine milyonlarca emeklinin bu kayıpları telafi edilmeden “alım güçleri” nasıl tahkim edilecek? Her defasında, her kriz döneminde faturayı ücretli kesimlerin sırtına yıkarak krizden çıkış mümkün mü?
Tabanı fakirleştirip yeni zenginlere kapı aralamaktan başka bir işe yaramayan kısır döngünün her defasında çözüm diye önümüze konulup dayatılması ne kadar mantıklı… Yine bir haber sitesinde rastladım..Haber başlığı şöyle; “Tekstilden sonra Tarımı da mısır’a kaptırıyoruz!” Bir zamanlar tarımsal üretimle şöyle övünüyorduk; “Dünyada kendi kendine yetebilen 7 ülkeden biriyiz!” O iddianın yerinde bugün yeller esiyor. Çünkü üretici mutsuz ve her geçen gün artan maliyetlerin karşısında ezilirken üretimden vazgeçiyor. Sadece üretici mi mutsuz? Tüketici de pazara çıkan ürünü almakta zorlandığı için mutsuz. Peki, parayı kim kazanıyor? Bu sorununda cevabı yok…Neden mi? Ayda üç ya da dört kez zam yapılan akaryakıt ürünlerine iki kez de hikayeden indirim yapılıyor ama bu fiyatlar üretici için geriye doğru işlemiyor. Parası olanın daha çok para kazandığı ve mutlu azınlığa dönüştüğü, emek ve çalışmanın cezalandırıldığı bir sistemde asgari ücretmiş, emekli maaş artışlarıymış hepsi bir kenara itiliveriyor. Domatesi, patatesi, soğanı, elmayı, mandalinayı, turpu, şalgamı, maydanozu, rokayı pahalı yiyoruz doğru… Çünkü eskisi gibi üretemiyoruz. Dar ve sabit gelirli kesimin alım gücü her geçen gün zaten zayıflıyor, maliyetler yüksek, ücretler düşük.. Böyle olunca kısır döngü içerisinde asgari ücret konusunu tekrar tekrar dönüp tartışmanın da bir anlamı olmasa gerek.
Ağalar ne diyorsa o olduğuna göre…