Yaz mevsiminde genellikle evde yalnız kalsam da, her hafta mahallede Perşembe günleri kurulan semt pazarına giderim. Arkadaşların, “tek başınasın. Pazarda ne işin var” sözlerine aldırmam. Ya da pazarcı esnafının beni unutmaması gerektiğini söylerim.
Yaz mevsiminin ortasındayız. Yağışların zamanında gelmesi, iklim koşullarının büyük ölçüde üreticinin lehine seyretmesi nedeniyle bu yıl birçok üründe verim yüksek. Buna rağmen pazara çıkan vatandaşın ilk cümlesi değişmiyor: "Fiyatlar neden hâlâ bu kadar pahalı?"
1980’DEN BU YANA
Bu sorunun cevabı yalnızca tarlada değil, yıllardır uygulanan tarım politikalarında aranmalıdır.24 Ocak 1980’den bu yana dönüp dolaşıp, aynı ekonomik politikaları uyguluyoruz. Özal’ın kurallarını bir yana bıraksak, belki de her şey düzelecek.
Eskişehir Ovası, Sakarya Vadisi, Alpu, Beylikova, Çifteler, İnönü, Mihalıççık ve Sivrihisar'da çiftçi üretmeye devam ediyor. Bilecik'in domatesi ve biberi, Bursa'nın şeftalisi, Afyonkarahisar'ın patatesi, Kütahya'nın kirazı pazarlara ulaşıyor. Ürün var, bereket var. Ama ne üretici emeğinin karşılığını alabiliyor ne de vatandaş uygun fiyatla alışveriş yapabiliyor.
50 YIL OLDU
Çünkü Türkiye'de tarım, piyasanın günlük dalgalanmalarına bırakalı, neredeyse 50 yıl oldu. Bir yıl patates para ediyor, ertesi yıl herkes patates ekiyor ve fiyat çöküyor. Bu kez başka ürün eksik kalıyor. Sonra ithalat gündeme geliyor. Bu kısır döngü yıllardır değişmiyor.
SORUNUN TEMELİNDE NE VAR?
Cumhuriyet’in ilk yıllarında, Atatürk dönemindeki gibi, Türkiye'nin yeniden planlı ekonomi anlayışına, en azından tarımda planlı üretim modeline dönmesi gerekiyor. Planlı ekonomi, her şeyi devletin üretmesi demek değildir. Devletin; üreticiyi yönlendirmesi, hangi bölgede hangi ürünün ne kadar üretileceğini bilimsel verilere göre planlaması, girdi maliyetlerini düşürmesi ve pazarlama zincirini düzenlemesi demektir.
Bugün gelişmiş tarım ülkelerinin hemen hepsinde üretim belirli bir plan çerçevesinde yürütülüyor. Çiftçi ne ekeceğini, ne kadar destek alacağını ve ürününü hangi şartlarda satacağını önceden biliyor. Bizde ise üretici çoğu zaman belirsizlik içinde toprağa tohum atıyor.
İHTİYACIMIZ ÜRETİM
Eskişehir ve çevresi bunun en somut örneklerinden biridir. Verimli ovalarımız, güçlü sulama projeleriyle çok daha yüksek üretim yapabilecek kapasiteye sahiptir. Ancak artan mazot, gübre, elektrik ve sulama maliyetleri çiftçinin elini kolunu bağlıyor. Üretici kazanamadıkça ekim alanları daralıyor, köylerde genç nüfus tarımdan uzaklaşıyor.
Oysa Türkiye'nin ihtiyacı ithalat değil, üretimdir. İhtiyaç; üreticiyi destekleyen, kooperatifleri güçlendiren, Toprak Mahsulleri Ofisi ve benzeri kamu kuruluşlarının piyasayı düzenleyici rolünü etkin kullanan, planlı bir tarım politikasıdır.
KIRILAN ZİNCİR
Üretici ile tüketici arasındaki uzun aracılık zinciri de mutlaka yeniden düzenlenmelidir. Çiftçi tarlada üç liraya sattığı ürünü vatandaşın pazarda on beş liraya alması, serbest piyasanın başarısı değil; denetimsizliğin ve plansızlığın sonucudur.
Tarım, yalnızca ekonomik bir faaliyet değildir; aynı zamanda milli güvenlik meselesidir. Gıda bağımsızlığını kaybeden ülkeler, ekonomik bağımsızlıklarını da koruyamazlar.
Bugün Türkiye'nin önünde önemli bir fırsat vardır. Verimli topraklarımız, deneyimli çiftçilerimiz ve üretim kültürümüz hâlâ ayaktadır. Yapılması gereken, günü kurtaran tedbirlerden vazgeçip üretim odaklı, planlı ekonomi anlayışını yeniden tarımın merkezine yerleştirmektir.
Çiftçi kazanırsa köy kalkınır. Köy kalkınırsa şehir rahatlar. Üretim artarsa fiyatlar istikrara kavuşur. Bereketin gerçek anlamı da işte o zaman sofralara yansır.